Hayat
Ölümün Soğuk Yüzü
22nd Ara 2007 | Sınıfı: Hayat 4

Ölümün soğuk yüzü insanı titretiyor. 14 Aralık 2007 Cuma, saat 18.30 ve bir telefon: “Onu kaybettik!”.

İlk başta hiçbir tepki veremiyorum. Sanki haberi almamış ya da sinirlerim alınmış gibi. Ama kısa bir süre sonra ölümün soğukluğu titretmeye başlıyor vücudumu, tıkırdatıyor çenemi. Yatağa yatıyorum. Başımı ellerimin arasına alıp hıçkırarak ağlıyorum, ta ki başım çatlarcasına ağrıyıncaya kadar. Kalkıp aynaya baktığımda gözlerim kanlı. Uzun zamandır hiç böylesine ağlamamıştım sanırım. Bilgisayarımın başına geldiğimde Raad’ın birkaç dakika önce çaldığını görüyorum.

Derhal bir otobüsle gidiyoruz İzmir’e. Babam orada; kuzenim, annem ve ben sabah ulaşıyoruz. Titremem geçmiyor, sanki olan bitene inanmak istemezcesine elektrik sobasının önünde iki kat battaniye altında ısınmaya, uyumaya çalışıyorum. Onu son kez görmeyi çok istediğim halde dayanamama korkusuyla yıkanmasına gidemiyorum. Tabuta konularak cenaze evine getiriliyor. Biz de oraya gidiyoruz. Helalleşme ve dua merasimi sırasında “Her nefs ölümü tadacaktır” ayeti içimi sızlatıyor. Bunca zamandır hiç bu kadar yakın hissetmemiştim ölümü. Önümdeki tabut ve okunan ayetler, bana “her an sen de ölebilirsin” mesajını veriyor adeta. Bunca zamandır geçip giden yaşamıma yanıyorum… Şimdi ölsem, hesabım kolay olacak mı? İşte ölüm bu kadar yakın, ansızın. Hocanın şu sözleriyle de sızı gözyaşına dönüşüyor:

Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar. Suçlu-günahkarlara; “Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?” Onlar da: “Biz namaz kılanlardan değildik” dediler. “Yoksula yedirmezdik. (Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik. Din (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk. Sonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı.”

Gerçekten de öyle değil miydi? İnsan uzak bir zamanda gördüğü şeyleri önemsemez, unutur. Genelde birçok uzun vadeli işi de sırf bu zaafımız yüzünden son dakikaya bırakmıyor muyuz? Son dakika golleri birçok işte işe yarıyor olabilir ama ölümde değil. Nasıl hiç ölmeyecekmişiz gibi geliyorsa benzer olarak sigaranın (hem kendimize, hem de etrafımızdakilere) zararlarını da ancak iş işten geçtikten sonra fark ediyoruz. Ne dersiniz? İşte onu damar tıkanıklığından kaybettik. İzleyin de görün sigara nasıl damarları tıkıyormuş:

Cami’ye gidiyoruz, öğle namazına bir saat var. Tabut musalla taşına konuluyor. Başlarında oğulları. Bir haftadır yağmurlu olan İzmir’de nedense bir damla yağmur yok. Musalla taşının başına geçiyorum, elimden geldiğince dua ediyorum. Ancak o pis şeytan sanki böyle bir durumda bile duama riya karıştırmak ister gibi etrafımda dolanıyor. Avlu doluyor. Camiye her gelen beyaz saçlı adamı O zannediyorum, sanki onun yüzünü görmüş gibi. “Neler oluyor burada? Bu bir rüya mı yoksa?” Hayır rüya değil… Yoldan geçen tanıyan, tanımayan da dua ediyor, baş sağlığı diliyor oğullarına. Öğle namazına giriyoruz, koskoca cami hınca hınç dolu. Cenaze namazı için dışarıya çıktığımızda yaklaşık yüz kişi saf tutuyor ve hafif bir yağmur bize eşlik etmeye başlıyor ve bunca zamandır cenaze duasını ezberleyemediğim için kendime kızıyorum. Sanırım bu ilk yakın kaybım olduğu için. Bırak cenaze duasını, diğer duaları bile karıştırıyorum, okuyamıyorum. Dilim dönmüyor şaşkınlıktan. Namazın bitimiyle herkes tabuta hücum ediyor, ilk önce tutabilmek için. Ben ise arkalarda kalıyorum, sadece bir iki kere dokunabiliyorum uzaktan, sonra uzaklaşıp gidiyor arabaya. Biz de arabalara binerek kabristana gidiyoruz. Kendisine ayrılan yere ulaştığımızda kabri kazılmış durumda. Sanırım ilk defa kazılmış bir kabir görüyorum. Çok derin… Bu sıralarda yağmur tekrar başlıyor. O gün öğreniyorum, her bir yağmur damlası için ayrı bir melek olurmuş. Sadece cenaze namazında ve defin esnasında yağan, yağmur da Allah’ın rahmeti olsa gerek… Sonra merhumu tabutundan çıkarıyorlar, beyaz bir kefene sarılı. Belki içini biraz olsun görebilirim diye yaklaşıyor, dikkatlice bakıyorum ve sanki beyaz saçlarını esmer teninden ayırabiliyorum ; ama belki de bu sadece bir hayal… Sonra kefenin baş kısmını açacak oluyorlar. Onu göreceğim diye hevesleniyor, insanların arasından başımı uzatıyorum. Ancak açmıyor, sadece gevşetiyorlar.

Başlıyorlar toprak atmaya… Görüyorum ki teşrik tekbirleri arasında herkes biraz toprak attıktan sonra küreği yere bırakıyor. Sonra da başkası küreği yerden alıyor. Bir de bakıyorum ki ufacık kardeşim de toprak atıyor, daha doğrusu atmaya çalışıyor. Ben de küreği boş bulduğum anda alıyorum ve zar zor da olsa toprak atıyorum. Kabir toprakla dolduktan sonra üzerine geçici taş konuluyor. Bunun için etraftan taş topluyoruz. Ben de kocaman bir taş buluyorum; ancak yolda ayağımın kenarına düşüyor, olsun… Kabrin üzerine çiçekler konuluyor, sulanıyor. Bu sırada kızının içten içe ağladığını görebiliyorum, ama ses çıkaramıyorum. Oğulları ise ağlamaklı, ancak kendilerini zor tutuyorlar. Ayakkabılarım 4-5 cm çamurla kaplanıyor. Sanırım toprağa en yakın olduğum an bu. Bu da olsun, topraktan zarar gelmez. Biz de oradan geldik, neticede yine oraya gitmeyecek miyiz? Sonra gitme vakti geldiğinde zor da olsa, ayrılıyoruz. Arabalara binerek cenaze evine dönüyoruz. Pide ikramları yapılıyor. Aç değilim. Şimdi anlıyorum insanların nasıl 24 saat aç, susuz ve uykusuz kalabildiklerini. Akşam oluyor, bir odada kadınlar Kur’an okuyor, diğer odada erkekler oturuyor. Merhum hakkında bir süre konuşmanın ardından herkes üzüntü ve telaşın verdiği yorgunlukla koltuğunda uyumaya başlıyor. Sonra oğulları, kuzenim, babam ve ben diğer halamın evine gidiyoruz. Kalkarken kızı bana: “En son senin fotoğrafını çekmişti…” diyor.

Geçen Ramazan Bayramı’nda İzmir’den İstanbul’a dönmeden önceki son yemeğimi onun yanında yemiştim. Mutfağa geldiğimde o, balkondan içeri girmeye çalışan kedileri kovalıyordu. Çünkü yemekte kızı ve damadıyla gün içinde birlikte aldığımız balıklar vardı. O balığın nasıl ayıklanacağını göstermişti bana. Her zamanki gibi önce çatalı elimle desteklemeyi reddetmiş, sonradan mecbur kalmıştım. Sonra “fıstık ezmesi var mı?” demiştim. Eskiden onlara gelip gizlice fıstık ezmesi ve çikolata yerdim. “Olmaz mı?” dediler ve getirdiler. Ben yerken o “Ye oğlum, ye afiyet olsun” diyordu. Yemek masasının balkona yakın ucunda oturuyordu. Ben de onun yanındaydım. Bu sefer mutfağa girdiğimde oturasım gelmedi oraya… Sanki o hâlâ orada. Yemekten önce ya da sonra oturma odasına geçip muhabbete dalmıştık. Bir yandan pili biten telefonumu şarj ederken bir yandan da onunla ve damadıyla yurt dışında akademik kariyer hayallerimi konuşuyorduk. “Git tabi oğlum, git, fırsatını bulursan hemen git; orada olanaklar daha iyiyse.” diyordu, solumdaki kanepede yarım bağdaş kurarak. Sanırım burada çekmişti fotoğrafımı da. Veda vakti gelirken balık kokusu sinmesin diye balkona koyduğum hırkamı göstererek “Hırkanı unutma!” demişti. Ben de hırkayı almış ve onlarla vedalaşarak kızı ve damadıyla otobüs terminaline doğru yola çıkmıştım.

Ertesi gün akşama doğru tekrar cenaze evine gidiyoruz. Halam elinde tespih, ağlamaklı oturuyor. Yanına oturuyor ve ona sarılıyorum. Ağlamaya başlıyor ve bana sarılıyor: “Seni çok severdi…”. Başımı onun başına dayıyorum ve onu teselli etmeye çalışıyorum. Ama söyleyecek söz bulamıyorum. O ana kadar okuduğum hiçbir kişisel gelişim kitabında böyle bir durumdan bahsedildiğini hatırlamıyorum. Ağzımdan çıkabilen tek teselli sözcükleri Musa abimin orada daha mutlu olduğu ve kendisine düşenin ağlamak değil, onun için dua etmek olduğu. Ama onu en çok yaralayan ise eniştemin evlerinin her köşesinde bir izinin olması. Bu eve ilk taşındıklarında evin etrafı uzun, kuru otlarla doluyken Musa abim buraya çeki düzen vererek bir koru havası katıyor, adeta evi bahçeli bir ev haline getiriyor. O bahçeden ayrılmadan önce keşke fotoğraf makinemi getirseydim de buraları son bir kez çekebilseydim diyorum. Çünkü biliyorum, kimse onun gibi bakamaz bu bahçeye. Pazar akşamı saat 21.15′te herkesle vedalaşıyorum. Özellikle de halama sıkı sıkı sarılıyorum ve ailemden bir gün önce, salı günkü sınavıma çalışabilmek umuduyla otobüs terminaline giderek İstanbul’a doğru yola koyuluyorum.

Evet, halamın dediği gibi Musa abim beni çok severdi. Ama sanırım herkesin sevgisine olduğu gibi onun sevgisine de karşılık veremedim. Yıllar önce, çok sevdiği bir arkadaşını kaybeden bir tanıdığım “Sevdiklerine onları çok sevdiğini söyle, bunu gizleme! Gün gelir onları kaybeder, çok pişman olursun” demişti ve ben sanırım bu sözü unutmuşum. Bilemiyorum, benden mi kaynaklanıyor, değişen dünyadan mı. Öyle bir zamandayız ki, eskisinden daha çok insan biliyoruz ama bunların hiçbirisini ne arıyoruz, ne de tanıyoruz. Çünkü insanlarla vakit geçiremiyoruz. Ne insanlarla, ne kitaplarla, ne de ölüm hazırlığıyla. Eskiden “Boş vakitlerinde ne yaparsın?” dedikleri zaman herkesin verdiği cevap aynıydı: “Kitap okurum.” Herkes bize okuduğumuz kitapları kütüphanemizde saklamamızı, daha sonra tekrar okumamızı ve böylece daha önce fark etmediğimiz güzel yanlarını göreceğimizi söylerlerdi. Ama artık bırakın bir kitabı tekrar okumayı, aldığımız kitapları bile okuyamaz hale geldik. Artık zamanın kölesiyiz. Bazen niye çıkardılar şu sanayi devrimini diyorum. Çıkarmasalardı belki de aile ve akrabalarımızla daha çok, doya doya vakit geçirebilecektik. Ama artık yok öyle. Herkes ayrı, herkes gayrı. Herkes dünya telaşında. Bu herkes içine ben de dahilim elbette. Kendimden utanıyorum bu yüzden.

Halamların eski evindeki günleri özlüyorum. Ufak da olsa hoş bir bahçesi vardı. Hortumları alır sulardık bu bahçeyi. Sokak kapısında kocaman bir incir ağacı vardı, sık sık incirlerini düşürürdu. Kimileri sütlü, kimileri olgun. Olgunlaşmamış incirlerin sütünü çıkartır, oynardım. Her gelişimde bana “Merhaba” diyen bu ağacı ve incirlerini çok severdim… Herkes ilk katta otururdu, bense onların ikinci kattaki evine çıkar, orada gizlice çikolata ve fıstık ezmesi, kuzenim yaptıysa spagetti yerdim. Ne güzel günlerdi…

Sonra onlar ben küçükken İstanbul’a geldiklerinde Karaköy’de Kartal arabasıyla dolaştığımızı, Kadıköy’de ise bana max dondurma aldığını hatırlıyorum. Sonraki gelişlerinde ise Musa abimin yemekte karabiberi kullanması üzerine o zaman 6 yaşlarında olan kardeşimin: “Musa Abiiii, karabiberi bitireceksinn!” demesini ve kahkahalara boğulmamızı…

Son yıllarda ise beni arayarak “Hiç aramıyorsun bizi, atla gel tatillerde” diyordu. Ama benim hep dersim, hep sınavım, hep hazırlanacak bir şeyim vardı; onun vefatı hariç… Son aylarda ise halama “Bırak ne iş varsa, gel otur yanıma, yanımda kal” diyormuş, sanki olacakları hissedercesine. Kasım sonunda ise ameliyat olacağını duydum. Damarları tıkalıydı. İkinci by-pass ameliyatı olması gerekiyormuş. Ameliyat öncesi aradığımda grip olduğunu, dolayısıyla ameliyatı ertelediklerini söyledi. Sesi iyi değildi. “Aradığın için çok sağol, hoşçakal” dedi ve son konuşmamız bu oldu. Anılarımız çok değil, ama şimdiye kadar hissedemediğim bir bağ varmış aramızda.

İki hafta sonra ameliyat olacağını öğrendim. Sanki çok erken değil miydi bir gribi atlatmak için? Ancak son zamanlarda ağrıları da çok artmıştı. Ameliyattan önce yeğenine “kızım şu ameliyatı bir atlatayım da, 3 gün sonra gelir tamir ederim onu” demiş, ona bir dizideki Ahmet rolündeki oyuncunun tam da o günlerde vefat eden kardeşi Ahmet’e ne kadar çok benzediğini söylemiş ve beraber ağlamışlar. Sonrasında ameliyat için hastaneye yatmadan önce bir kriz… Kan inceltici vermelerinin ardından ameliyat bir gün ertelenmiş. Ameliyat sonrasında kendisine tanınan 48 saatlik kritik bekleme süresini aşamadan vefat etmiş. Babam oradaydı. Bizden önce gitmiş ve vefatından önce eniştesiyle görüşmüştü. Halam ona: “Musa abin derdi ki ‘Bir Hüseyin’e, bir de Hatice’ye Musa Abi dedirttiremedim, bana hep enişte dediler. Halbuki ben Abi denildiği zaman kendime çok daha yakın hissediyorum karşımdakine.’ Uyandığı zaman ona ‘Musa Abi’ de, olur mu?” Babam da “Tamam, diyeceğim. Bu sefer abi diyeceğim.” demiş ama Musa abim bir daha hiç uyanamamış… Keşke hastaneye yatmadan önce onu arayabilseydim. Keşke şu telefon korkumdan kurtulabilseydim… Sesi hâlâ kulaklarımda…
Allah’ın sevgili kulu olsa gerek ki arkasından birçok insan hayır duası okudu. Allah mekanını cennet etsin… Ruhuna fatiha…

Etiketler:
4 Comments
  1. Alper KANAT
    19.47 on Aralık 22nd, 2007

    Başın sağolsun..

  2. Volkan Esgel
    10.37 on Aralık 23rd, 2007

    Başın sağolsun… Allah rahmet eylesin.

  3. Emre Aladağ
    13.49 on Aralık 23rd, 2007

    Sağolun, dostlar sağolsun…

  4. Sera G.
    20.05 on Aralık 23rd, 2007

    Başın sağolsun, Emre.

Leave a Reply

IMPORTANT! To be able to proceed, you need to solve the following simple math (so we know that you are a human) :-)

What is 9 + 6 ?
Please leave these two fields as-is: