Category: Türkçe

Date:

26 Nisan 2009, Pazar

Bütün gün odamdayım. Dinlenmekle geçiyor günüm. Yürümekte zorlanıyorum. Akşama Burak geliyor. Elinde Falafel‘ler kalmış. Onları getiriyor, ben de buzluktan Paratha adındaki hint ekmeğini çıkarıyorum. Yağda kızartıp yiyoruz. Bir yandan da muhabbet ediyoruz. Paratha harika bir şey. O kadar leziz ki yanında başka bir şey yiyesi gelmiyor insanın. Bildiğimiz gözleme hamurunun milföyümsü hali, içinde palmiye yağı var. Falafelleri pişirmek için ise ciddi miktarda yağ kullanıyoruz. Ben normalde çok az yağ kullanırken Burak neredeyse zeytinyağı şişesinin dörtte birini boşaltıyor.

Falafeller de çok güzel oluyor ancak şişiyoruz. Market de, kantin de okulun sonu olduğu için kapanmış. O yüzden içecek bir şey olmadan, kuru kuru yiyorum yemekleri. Burak ise çok sevdiği meyan kökü suyunu (root beer) içiyor. Kolanın hammaddesi. Deterjanımsı bir tadı var. Ben pek sevemedim. Muhabbet o kadar koyulaşıyor ki, bir bakıyoruz gece 1 olmuş. Milleti rahatsız etmemek için dükkanı kapatıyoruz. :P

27 Nisan 2009, Pazartesi

Bugün son gün. Toparlanmaya başlamam gerekiyor ancak bir türlü başlayamıyorum. Anca akşama doğru... Öğlen yemeği için yemekhaneye gidiyorum. Geveze "Ben" de orada. Onunla çok uzun bir sohbete başlıyoruz. Konu genel olarak "Ne olacak bu Kanadanın hali?". Evet, onların da sorunları var. Sağlık, ulaşım ve politika sistemlerindeki sorunlara yoğunlaşıyoruz. Daha önce anlattığım üzere Kanadada yeterince doktor yok. O yüzden rahatsızlığınız için muayene randevusu almak istediğinizde 4 ay sonrasına tarih veriyorlar. Kolunuz kırıldıysa ve acile gittiyseniz 5-6 saat, gece yarısını geçerse sabaha kadar bekleme durumunuz var. Yabancı doktorlar için de 1 yıllık özel bir eğitimi/sınavı zorunlu koşmuşlar. Politikaya gelince, Kanadanın sistemi bizimkinden çok farklı. Pek anlayamadım açıkçası. Çok karışık. Kanadalılar, orduya pek sıcak bakmıyormuş. Orada profesyonel, yani ücret karşılığı askerlik var. O yüzden her tarafta "Bize katılın" şeklinde reklamlar görebiliyorsunuz. Bunun yanında Alberta eyletinin aşırı muhafazakar olduğunu öğreniyorum. Sözde Ermeni soykırımından, lobileşmeden bahsediyorum. Kendisine gerçekleri anlatıyorum. Tarih okumasına rağmen çok bir bilgisi yokmuş. İşin politik olduğunu söyleyince yolsuzluk konusuna giriyoruz. Neyse, sonra kalkıyor ve yurda dönüyoruz. 2,5 saat olmuş! Akşam yemeğini yine Burakla yiyoruz. Onun buzluğunda da balık burger kalmış. Onları bitiriyoruz. Dolapları boşaltmak lazım. Sonra eşyaları toparlamaya başlıyoruz sabaha kadar. Sabah 4 gibi büyük ölçüde bitiyor. Sadece temizlik kalıyor. Uyuyorum.

28 Nisan 2009, Salı

Sabah kahvaltı yapıp eşyaları gitmeye hazır hale getiriyor, temizlik yapıyorum. Burak 3 hafta kadar daha Kanadada kalacak. Yurttan çıkması gerektiği için (zaten sıkıcı olur kimse yokken), oradaki diğer Türk arkadaşların evine konuk olacak. Onunla da vedalaşıyorum ve tamamen hazırlandıktan sonra valizleri tartıyorum (Burakların odada bırakmışlardı). Yaklaşık 21/15 kilo şeklinde iki valiz. Mutfak eşyalarımı ise Hasana bırakmak üzere üzerine not bıraktığım iki sepete yerleştirip TV odasına saklıyorum. Saat 2 olmuş. Faruk hocamın verdiği mont bende kaldı, nasıl vereceğim onu şimdi? Arıyorum, vaktin kalmamış, sorun değil diyor. Hemen yurt görevlilerini çağırıyor ve denetim yaptırıyorum. 2 ağır valiz, kocaman ve kalın bir mont, ağır bir sırt çantası. Yurt merkezine ulaştığımda kan ter içindeyim. Kapı önünde taksi var. Gidiyor ve biniyorum. Maalesef montu vermeye vakit kalmadı. Son bir kere bakıyorum okula ve doğru hava alanına...

Hava 13*C. Dün başlayan yağmur dinmiş. İçeriye giriyorum, hiçbir denetim yok. Frankfurt bagaj kuyruğuna giriyorum. İyi bir zamanda gelmişim, kuyruk az. Aslında montu verebilirmişim. Valizleri verip uçağa doğru yol alıyorum. Burada üzerimi ve sırt çantamı kontrol ediyorlar. Dizüstü bilgisayarımı ise açtırmıyorlar. Sadece taramadan geçiyor. Elimdeki su şişesini ise içeriye sokturmuyorlar. Martta başladı bu uygulama. 1.5 saat var daha. Apron manzaralı bir koltuğa oturuyor, inen kalkan uçakları izliyorum. Klimalar çarpıyor bir miktar. Sonra kalkıyor başka bir yere oturuyorum. Bizim uçak da geliyor.

Bu aralar domuz gribi varmış. O yüzden mümkün olduğunca insanlardan uzak duruyorum. Malum, Kanadada da 3-4 hasta varmış. Bir tanesi 200km ötemizde. Sebilden su içiyorum. İşin güzeli bu sebil sensörlü. Elinizi gördüğü zaman suyu veriyor. Harika! Uçağın kalkmasına yakın heyecan basıyor. Uçak geç geldiği için biraz rötar oluyor. Kapıları açarken duyuru yapıyorlar. 36 ve daha büyük koltuk numarasına sahip yolcular önce binecek, ardından 35 ve daha düşük olanlar. Böylelikle bekleme olayları bir nebze azalacak. Ben ön koltuklardayım. O yüzden bekliyorum. Bizi çağırdıklarında tek sıra kuyruk olduğunu görüyorum. Oldukça düzenli. Sıra bana geliyor. E-biletimdeki (lazer yazıcıdan çıktı) barkodu okuyamıyor okuyucu. O yüzden elle giriş yapıyor görevli. Gelirken de böyle olmuştu. Pasaport kontrolü yaptı mı bu ya? [Unuttum].


Share: FacebookGoogle+Email


Receive notification on my new posts

* required
Languages*   
* Different contents, not direct translation. You may choose both if you wish.
comments powered by Disqus