Category: Türkçe

Date:

25 Nisan 2009, Cumartesi 15.00

Casa Loma, kalemsi bir şeymiş anladığım kadarıyla. Haritadan baktığımda iki durağın arasında kaldığını görüyorum. St. Clair West ve Dupont. St. Clair West daha yakın gibi görünüyor, o yüzden bu durakta iniyorum. İndiğimde benimle birlikte metrodan inen bir çifte Casa Lomaya nasıl gidebileceğimi soruyorum. Meğersem Dupontta inmem gerekiyormuş. Buradan biraz yürümem gerekecekmiş. Ya da metronun son durağa gidip geri gelmesini bekleyeceğim. Yürüyeyim madem diyorum. Tarif ediyorlar. İstasyondan çıktığımda çok hoş bir yerde buluyorum kendimi. Her taraf villalarla dolu, yem yeşil. Huzurlu bir yer. O yüksek gökdelenlerden birkaç dakika içerisinde böyle nezih yerlere gelmek çok ilginç. Tarif ettikleri üzere yola devam ediyorum. Bir yerden sağa dönmem gerekiyor ama nereden? Yoldan geçen İngiliz aksanlı yaşlı bir bayana soruyorum. Geçmişim. Birlikte geriye, ışıklara kadar yürüyoruz. Gideceğim yerde film çekimi olduğu için her taraf yapay karla doluymuş. Şansa bak! Ayrılıyoruz. Yol üzerinde çok hoş, kocaman bir parkları var. Futbol sahası gibi. İnsanlar uzanmış çimenlere. Bir kere daha sorduktan sonra Casa Lomayı buluyorum.

.
Kimden Toronto

Kalemsi bir yer ancak çok büyük değil. Giriyor ve bilet alıyorum. $19 imiş bu da. Öğrenci indirimi de yok. Giriyorum içeriye. Bir masadan telefon veriyorlar. Odaların numaralarını telefona girdiğimde o odayla ilgili bilgi veriliyor telefondan (otomatik). Gerçek bir rehber yok yani. İyi fikir. Burası, Niagara şelalelerine hidroelektrik santral kuran iş adamının kendisine yaptırdığı, milyonlarca dolara mal olan ancak bitirilemeyen malikanesiymiş. Kale görünümünde ancak gerçekte kale felan değil! Bunca yolu bir ev görmek için geldim yani. 2. Dünya savaşı sırasında birtakım silahları buraya konuşlandırmışlar. Gözetleme kulesi de var.

.
Kimden Toronto
.
Kimden Toronto

Ayrıca saat 5.30 sularında, malikane kapanacakken alt katta bir tünel olduğunu keşfediyorum. Git git bitmiyor. Rutubetli yer altı tünellerinden. Sonra anons yapıyorlar. Kapanıyoruz diye. İçeride kalmaktan tırsıp geri dönüyorum tünelin öbür ucunu göremeden. Çıktığımda toplu fotoğraf çekiliyorlar. Sanırım grupça gelmişler. Bir şeyler diyorlar ancak "bana ne diyecekler" deyip aldırmadan yürüyorum. Sanırım "sen de gel" demişlerdi. :D Neyse, boşver. Çekimler akşam yapılıyormuş. Film ekibi de hazırlık yapıyor. Bir bakıyorum, kara kara bulutlar ve rüzgar. Oradaki bir işçiyle konuşuyorum. İşte buranın havası böyle, öğlen nasıldı, şimdi nasıl gibisinden bir şeyler diyor. Neyse ki mesaisi bitmiş. Kendisinden metroya varmak için yol tarifi alıyorum.

.
Kimden Toronto

Yola düştüğümde birden fırtına başlıyor. Sonradan öğreniyorum ki 95 km/h ile esiyor rüzgar. Öyle kuvvetli ki, bir an uçacağım sanıyorum. Gözlerime kum savuruyor. İçerisinden geçtiğim parktaki dikilitaşımsı cisimlerin arkasına saklanıyorum. Bir süre sonra insanlar hareket etmeye başlayınca koşar adım metroya marş! Bu sefer de yağmur başlıyor. Yoldaki bir adam "üf ya yine kış geldi" diye söyleniyor. Metroya ulaşıyor ve Queens Park durağına doğru yol alıyorum. Buradan inip eğer açıksa Parlamento Binasını ziyaret edeceğim. Dış dünyaya çıktığımda yağmurun sağanak halini aldığını görüyorum. Bak, iyi ki kazağımı almışım. Birkaç saniye yağmur altında kalmayı deniyorum ve sırılsıklamım. Şu durumda dışarıya çıkılmaz. Duraktaki bir ikiliye emin olmak için Parlamento binasını soruyorum. Bilemiyor, başka bir yeri tarif ediyorlar. Halbuki tam karşımızda görebiliyorum binayı. Islanmayı göze alamadığım, ve binanın da muhtemelen kapalı olduğunu düşündüğüm için Tim Hortonsa giriyorum. Bir sıcak çikolata, bir de "everything plain bagel with cream cheese". Yani susamsız simitimsi bir şeyin içine krem peynir. Biraz oyalanıyorum. Yağmur pek durulmuyor. Sıkılıp tekrar metroya biniyor ve Dundasa yol alıyorum. Burada Istanbul Pizza varmış, onu bulmam lazım. Metroda [sanırım bu yolculukta] zenci, şişman, ayakkabısız bir kadın sırayla herkese elini uzatıp "Change (bozuk para)?" diye dileniyor. Herkes de "hayır" diyor. Dilencide ise ısrar etmiyor. İndiğimde yağmur dinmiş durumda. Dundas West adlı caddede yürüyor, ancak pizzacıyı bulamıyorum. Bir bakıyorum ki git git bitmeyen bir caddeye girmişim. Yonge Street, dünyanın en uzun (1896 km) caddesi! Yürürken biraz tedirgin oluyorum. Tip tip insanlar mevcut. Arabanın birisi yerdeki su birikintisinin üzerinden hızlıca geçiyor ve bütün pantolonumu ıslatıyor. Bir bu eksikti! Yapacak bir şey yok, yola devam.

.
Kimden Toronto

Birden Shawarmacıları görüyorum. Etrafa bakınırken karşımda "Doner Kebap" yazan bir dükkan! Bildiğim kadarıyla Araplar "Shawarma", Kanadalılar "Donair", İranlılar "Turkish Kebab" diyor. Doner tabiri ise bize özel. Camda da "Coca Cola" logosu var [başka yerlerde pek görmedim]. Aha, dedim burası Türk galiba. İçeri girdim, başka birisine dönerini hazırlıyorlardı. Kapıdaki menüde İngilizce, Arapça, Farsça, Türkçe, Urdu olmak üzere birçok dile yer verdiklerini gördüm. O sırada 2 dönerci elemandan biri bana döndü ve "Hoşgeldin abi" dedi. Duyduğum şeyden emin olamadığım için "Are you Turkish?" dedim. "Ayıbettin be abi" dedi. Tipten tanıdı demek. Dürüm döner ve ayran istedim ve masalara oturdum. Döneri hazırlarken muhabbete koyulduk. Konyalılarmış. Buraya gelen birçok Konyalı hemşehrilerine Kanadayı tavsiye ettiği için Kanada Konyalı doluymuş. Para kazanmak niyetiyle gelmişler. 8 yıldır buradalarmış. Ryerson Üniversitesinde Siyaset Bilimleri okuyormuş. O kadar yoğun çalışıyorlarmış ki, daha Torontoyu gezememişler bunca yıldır. Bana pek tavsiyede bulunamıyorlar. Anca Niagara ve CN Towerı tavsiye edebiliyorlar. Kanada ve Toronto hakkında konuşuyoruz. İstanbula benzediğini söylüyorum Torontonun. Ayrıca Türkiyeye dönüp dönmeyeceğini de soruyorum.

Evet, ne işse her gelen aynı şeyi söylüyor. Ben İstanbulu görmedim ama öyleymiş. ... Artık buralı olduk, buraya alıştık. Türkiyeye gidince orası çok tuhaf geliyor. İnsanlar kurallara uymuyor orada. Çok yabancılık çekiyoruz. Burada medeniyet var. Ancak eksileri de yok değil. Burada bir gün çalışma, aç kalırsın. Kimse sana bakmaz. Çok acımasız bir yer. Ayrıca çok tehlikeli. Torontoda her gün kesin en az 3-4 kişi ölüyor. Her türlü pislik var. Tırlatanı çok buranın. Delisiyle dilencisi... Sürekli çalışmak zorundayız. Bu caddede ilk biz açtık dönerciyi. Sonra Shawarmacılar türedi. Rekabet çok. Ama onlar beceremiyor yapmayı.

.
Kimden Toronto

İçeride 1-2 Türk daha var müşteri. Telefonla konuşuyor, sonra da gidiyor. Dönerin eti Türkiyedeki etler kadar olmasa da, Shawarmadaki etten daha lezzetli. Muhabbetin ve yemeğin ardından müsaade istiyor ve kalkıyorum. Çıkarken dönercinin fotoğrafını çekiyorum, bu sırada beni gören dilenci bana doğru gelmeye başlıyor. Fotoğrafı çeker çekmez koşar adım kaçıyorum. Dundas Meydanında biraz fotoğraf çektikten sonra CN Tower için metroyla Union durağına yol alıyorum. Metrodan inip Tren garı gibi bir yere geliyorum. Haydarpaşamsı bir tarzı var. Oradan da Skyline tabelalarını takip ediyorum. CN Towera bu yoldan gidiliyormuş. Bayağı bir yol kat ettikten sonra [tünelden erken çıkıp bu hatamı fark etmemin ardından] tünelden açık havaya çıkıyor ve CN Towerı görüyorum.

.
Kimden Toronto


Share: FacebookGoogle+Email


Receive notification on my new posts

* required
Languages*   
* Different contents, not direct translation. You may choose both if you wish.
comments powered by Disqus