24 Mart 2009, Salı
Islam in the Modern World dersimizin asistanı Patrick’in penyesinin üzerinde “İrlanda’nın belki de en güzel şehridir Galway” diye bir yazı görüyorum. Çıkışta yakalıyorum kendisini:
B: “Hey, Patrick! İrlandalı mısın?”
P: “Evet, sen de Türk’sün, değil mi?”
B: “Evet.”
P: “Ben de Türkiye’ye gelmeyi planlıyorum gelecek yaz. Belçikada yükseğimi bitirdikten sonra Moskovaya kadar gidip Akdeniz yaparak dönmeyi planlıyorum. Daha önce hiç Akdeniz’e gitmedim. Ziyaret etmek için önerilerde bulunursun artık”
B: “Tabi ki yazarım. Belçika’da hangi okuldasın?”
P: “Katholieke Universiteit Leuven”
B: “Aaa, hadi ya, ben de o okulda Yapay Zeka yüksek lisansına kabul edildim.”
…
Şansın da bu kadarı. Arkadaş değişim öğrencisi olarak Leuven’e gidip orada yüksek lisans dersleri almış. Ancak Carleton’da saydıramamış bu dersleri. Bu yüzden oraya giderek aldığı dersleri saydırıp yüksek lisansını bitirmeyi planlıyormuş. Şehri çok beğenmiş.
25 Mart 2009, Çarşamba
Samsung S500 fotoğraf makinem birkaç gün önce sebepsiz yere bozuldu. Lensi içine girmiyor, ekranı açılmıyor. Bu yüzden bugün gidip yeni bir makine alsam iyi olacak. Çünkü tamire versem kim bilir ne kadar sürecek ki garanti süresi geçeli 1 yıldan fazla olmuş. O-Train’imize atlayıp Futureshop’a gidiyorum. “Hahaha kabusunuz geri geldiiii” diye geçiriyorum içimden. Umarım bu aleti de iade etmek zorunda kalmam. İçeriye giriyorum. Görevli başka birisiyle ilgileniyor. Adamlar keyif ehli, örnek fotoğraflar çekiyorlar. Bu sırada görevli onlar oyalanırken bana bakmayı aklından geçirmiyor bile. Neyse, bekliyorum. Sıra bana geldiğinde “Canon A1000IS istiyorum” diyorum. Renk soruyor, maviyi tercih ediyorum. Kasa yanı başında. $30-40 fazla verip uluslararası garanti ister misiniz diyor, “boşver” diyorum. Baksana garanti olsa da işimize yaramıyor. Makinenin yanında aldığım 8GB’lık SDHC Kart ($29) ve kılıf ($20), üstüne de vergiler ile birlikte $250′ı buluyor tutar. Kartlara göz atarken dikkatimi çeken şey, Kingston hafıza kartlarının ambalajlarında biri Türkçe olmak üzere sanırım 6 dil olması. Türkler olarak teknolojiye o kadar meraklıyız ki, ambalajda bile yer etmiş dilimiz.
Ödemeyi yapıp aleti manyetik banttan geçirdikten sonra birkaç gıda alışverişinin ardından okula dönüyorum.
26 Mart 2009, Perşembe
Malum, okul bitiyor. Bir daha imkan olur, olmaz bilemiyorum. Uçak bileti almışken hazır, yolda Avrupa’ya da uğrayayım dedim. Bu yüzden Almanya’ya vize başvurusunda bulunmak üzere erkenden (9 gibi oluyor erkenimiz) kalkıyorum. Elimde teyzemden aldığım davetiye mektubu, 1 aylık sağlık sigortası ve fotokopileri, başvuru formu, biyometrik fotoğraf, Carleton’a davet mektubum, uçak biletim, ücreti ödenmiş bir express mektup zarfı ve doğal olarak pasaportum ile kalkıyor ve Ottawa Almanya konsolosluğuna gidiyorum. Otobüsten nerede inmem gerektiğini kestiremiyor (Google Haritalar’ın durak isimlerine güvenmeyin), şehir merkezine gelmeden (yanlışlıkla erkenden) iniyorum. Yaklaşık yarım saatlik yürüyüşün ardından konsolosluğu buluyorum. Mütevazı bir bina, önünde hiçbir güvenlik yok. Pasaport & Vize kapısından giriyorum. Dar bir alan. 8 kişilik bekleme koltukları var, 3 adet de memur. 2 kişilik sıra bekliyorum ve sıra bana geliyor 20 dakika içerisinde. Cam ardından Alman memuriçeye belgelerimi sunuyorum.Pasaportumu açıyor. Nedendir bilmiyorum, bir gülümseme alıyor kadını. Aksanı çok ilginç. Turistlerin Türkçe konuşmasına benzetiyorum. Belki de şimdiye kadar Türkçe konuşmasını duyduğum tüm turistler Almandı, o yüzden benzeşim yaptı. Sonra belgeleri incelemeye koyuluyor:
M: “Çalışıyor musunuz, okuyor musunuz?”
B: “Okuyorum, Carleton Üniversitesi’nde.”
M: “Okuduğunuza dair bir belge var mı?”
B: “Evet, davet mektubum vardı, onu verebilirim.” (öğrenci kartımı vermek daha mantıklı bir fikirdi aslında!)
M: “Çok güzel, her şey tamam gibi. Sağlık sigortanız 1 aylık olduğu için 30 günlük vize verebileceğiz size. Uçak rezervasyonu yaptırdınız mı?”
B: “Biletimi satın aldım ben, vizeye göre değişiklik yapacağım. Biletimi göstereyim mi?”
M: “Yok yok, gerek yok. Fotoğrafınız nerede? … Ah buradaymış. Tamam, biz size göndereceğiz pasaportunuzu.”
B: “Ne zaman elimde olur?”
M: “Muhtemelen haftaya”
B: “Teşekkürler”
Çıkıp kestirme yoldan (gelmiş olmam gereken yoldan) en yakın durağa gidiyorum. Sokakta hep Amerikan tarzı evler var. Birkaç tanesinin balkonlarında kedi görüyorum. Sanırım buraya geldim geleli ilk defa kedi görüyorum! Durakta otobüs beklemeye koyulduğumda aktarma biletimin geçersiz olmasına 7 dakika kalmış durumda. Süre bitmeden bir otobüs geliyor ve okula dönüyorum. Vaktim kalmadığı için doğrudan derse gidiyorum. Etraf kalabalık. Dışarıdan derse gitmemiştim hiç.
Ders sonrası Faruk hoca arıyor beni. Ona Pardus’u gösterecektim. 20 dakika sonrasına Üniversite Merkezi’ndeki Tim Hortons kahvecide buluşmayı kararlaştırıyoruz. Bu Tim Hortons, Kanada’nın en popüler kahvecisi. Kampüste 4′ten fazla yerleri var. Starbucks da olmasına rağmen Tim Hortons daha bir rağbet görüyor. Çalışanları hep Çinli. Duyduğuma göre Tim Hortons, Çin’deki iş ajanslarıyla anlaşıyor, belirli bir sene çalışmak koşuluyla işçi getiriyormuş. Kahveleri alıp masalara yöneldiğimizde Amerika vizesi seminerinde tanıştığım Bekir’i görüyorum. Adımı adresimi kaybetmiş. Tamam diyorum, ben seni görmüştüm, eklerim. Faruk hocayla oturuyor, akademik konularda konuşuyoruz. Sonra Pardus’u, KDE4′ü gösteriyorum. Etkileniyor. Getirdiğim Pardus CD’sini de veriyorum kendisine.
| Kimden Ottawa'da Zaman |
Ayrıldıktan sonra hazırlanıp odamdan görünen Kanala fotoğraf çekmeye gidiyorum. Bunca zamandır ancak şimdi nasip oluyor. Yurtta koridorda gördüğüm birisine soruyorum. En yakın yangın çıkışından gidebilirmişim. İndiğimde yağmur yağıyor. Ağaca tırmanan bir sincap görüyorum. Beni görünce saklambaç oynuyor. Yolun karşısına geçiyor, kanalın kenarına geliyorum. Buzlar erimiş. Kar kalıntıları mevcut. Görüntü çok hoş. Kanalın iki ucunda da kısa gezintiler yapıyorum. Nehirden kanala su verildiği noktada ise bir tekne var. Yol kenarında ise bir tabela. Kanaldaki ilginç ulaşım sistemini anlatıyor. Kanalın çeşitli noktalarındaki kapaklarını açıp kapatmak suretiyle kanalın akış yönünü belirleyebiliyorlar. Bu sayede kanal üzeri ulaşım mümkün oluyor.
| Kimden Ottawa'da Zaman |
Fazla ıslandığımı fark edip dönüşe geçiyorum. Yurda yaklaştığımda bir yurdun camında kocaman bir Türk bayrağının olduğunu görüyorum. Kimin acaba? Döndüğümde sinüzit “Merhaba” diyor! Pfff