Category: Türkçe

Date:

Frankfurt, Almanya

1 Ocak 2009, Perşembe, öğleden sonra.

Kanatın birkaç koltuk arkasında sol cam kenarı. Bekleme salonundaki komşu yanıma oturuyor. Tesadüfe bak! Karşımdakiler ise karısı ve kızıymış. Onlar da orta sıraya oturuyorlar. Daha önce bir arkadaşım demişti, uçakta yanına bir akademisyen oturmuş, iyi sohbet etmiş. “Belki sana da öyle bir şey denk gelir, öyle olursa harika olur” demişti. Öyle de oldu. Komşu Carletonda Ekonomi hocasıymış. Uzun bir aradan sonra bu yaz ders vermeye devam edecekmiş. Üniversite hakkında konuşuyoruz, bana yardımcı olabileceğini belirtiyor ve kartını veriyor. Biz konuşmaya dalmışken uçak kalkıyor. İlk defa gündüz uçuyorum. Bulutların içinden geçiyoruz. Kanatlar sallanıyor. Sonunda bulutların üzerindeyiz. Sanki kar yağmış gibi. Pamukla kaplı gibi her yer. Ne kadar güzel bir manzara. Güneş doğrudan bana vuruyor. Sıcaklığını boynumda hissediyorum. Aramızda hiçbir bulut yok. Yukarıdan da gelmiyor. Sanki aynı seviyedeyiz. Çok ilginç bir duygu. Sanki atmosferin dışına çıkmışız gibi. Bir bulut tabakasının bazı bölgelerinde gölgeler var. Sanırsam daha yüksek bulutlar da mevcut. Ama ben göremiyorum. Şimdi görüyorum, var da çok uzakta. Perspektif algım yetmiyor uzaktaki bulut, güneş ve gölgeyi bağdaştırmaya. Aradan 50 dakika geçmesine rağmen sanki hala yükseliyoruz. Bulutlar kesintisiz. Bugüne mi, bölgeye mi özel, yoksa hep mi böyle acaba? Sabah 10 gibi Frankfurtta güneşi görmüştüm. Oldukça alçaktaydı. Ya saatten, ya da enlemden. İngiltere ve İrlandayı göreceğimi sanmıştım ancak her yer kesintisiz bulut. Pamuktan bir taban adeta. Uçak hafiften sallanıyor. Camların kapakları varmış perde niyetine. Komşu birini kapatıyor. Hosteslerimiz çok hızlı konuşuyorlar. E, Kanadalılar ne de olsa.2 saat kadar geçiyor. Sanırım İrlanda kıyılarını görüyorum bulutsuz bir alanda. Dağları var gibi. Sonra da okyanusu görüyorum. Pürüzsüz sayılabilecek kadar düz... Çok hafif, tatlı kıvrımları var. Şimdi ise yine bulut manzarası. Ama bu sefer bulutlar kat kat. Üst üste katmanlar halinde bulutlar var. En alttaki sürekli bulutlar, güneşin etkisiyle sarı renkte. Yere serilmiş pamuktan sarı halı gibi. Üsttekiler ise beyaz ama seyrek. Steward “Eladak” diyerek geliyor. Yemeğimi getirmiş. Sıcak yemek görünüşe göre. Haydi afiyet olsun... Yemek çok güzel. Baharatlı (yoksa körili mi desem). Tavuk, turuncu pilav, mercimeğe benzeyen bir şey bir kapta. Diğer kaplarda salata, tatlı (portakallı kek), tereyağı (ne alakaysa), ekmek ve su. Üstüne 2 tane portakal suyu alıyorum bir de. Pek sevdim. Steward “my friend” şeklinde hitap ediyor. “What do you drink my friend?” “Are you happy there?” Sonra arkamızdaki adamla diğer steward tartışmaya başlıyor. Oldukça medenice bir tartışma. Sert kelimeler kullanmadan. Yolcu biraz irice olduğu için steward daha geniş ama düşük seviye bir yere almış da yolcu bunu hakaret olarak görmüş müdür ne, öyle bir şey. Mantığını tutturamasam da böyle bir şeyler işte, idare ediverin. Sonra bacaklarım uyuşmaya, sol köprücük kemiğim ağrımaya başlıyor. Basınçtan mı acaba? Uyumak istemiyorum o yüzden. Bir ara dilimi ısırır vaziyette uyukluyorum. Az daha kopuyordu. Sonra 1 saat kadar uyukluyorum. Kalktığımda komşu tuvalete gitmiş, koridorlarda tur atıyordu bacaklarını rahatlatmak için. Ben de artık tuvalete gitmem gerektiğini düşünerek kalkıyor ve en arkaya ilerliyorum. Tartışan iri adam orada. Tuvaleti soruyorum, “burası” diyor. “Boş mu?” diyorum, “değil”. Anlıyorum ki o da tuvaleti bekliyor, boşuna orada dikilmemiş. Zaten kapıda Occupied (Dolu) yazıyor. Nedense giren çok uzun kalıyor. Neden acep diye düşünürken girdiğimde görüyorum. Musluğu kullanmak işkence. Tek elle su tuşunu basılı tutarken diğer elimi yıkamam gerekiyor. Lavabo ufak olduğu için yıkamak da zor. Yerime geri dönüyorum. Birisi dizüstünü çıkarmış oyun oynuyor, birçok kişi ise koltuk arkasındaki ekrandan film izliyor. Koltuklarda AC güç ve video yayını mevcut. Oturuyorum. Kıl dönmesi yaram acıyor hala. Camdan baktığımda kaç kat bulut üzerindeyiz çıkartamıyorum artık. Güneş batmaya meyletmiş. Sanırım uyumayı deneyeceğim.

Tam uyuyacakken ıspanak-mantarlı böreğim geliyor. Güzel. Camdan baktığımda bulutların daha da kalınlaştığını, bir süre sonra da karayı gördüğümü fark ediyorum. Ufak ufak sürüyle gölcük. Buz tutmuş hepsi de. Ama kar gibi bembeyaz. Uzun çatlaklar var. Kanadanın kuzeydoğusundan girdik sanırsam. Şimdi, su üzerinde cips kırıkları gibi buz parçacıkları var. Sanki parke döşenmiş gibi. Yüzdeyde karika bir düzen var. Sanki elle çizmişler. Aha şimdi anlaşıldı! Burada bir şehir var! Her taraf da buz ve kar ile kaplı. Çizgiler de yol olabilir. Nasıl yaşayabiliyorlar böyle bir yerde bilmem ki. Pilot konuşuyor, hiçbir şey anlayamıyorum yine. Komşunun dediğine göre Montreale gelmişiz. Kar üzerinde teraslama için toprağın çizildiği gibi çizgiler var. Ne acaba? Şimdi bir form dağıtıyorlar. Bagajında ne var diye soruyorlar. Duyuru geliyor, Ottawaya geliyoruz. Hava sıcaklığı -13*C. Her taraf bembeyaz. Ormanlar siyah görünüyor. Her taraf dümdüz. Çok uzaklarda dağlar görünüyor. Hava açık. Hiç bulut yok. Güneş batmaya yüz tutmuş. Ağaçları koyu renkli. Bir araba yolda gidiyor, oyuncak gibi. Karlar sertleşmiş. Kızıl ağaçlar görünüyor şimdi. İniyoruz. İndik. Çok ince bir kar var yerde. Uçağın kapısını açamıyorlar bir süre. Neyse ki çok sürmüyor. Komşu montuma bakarak bu seni korur diyor. Sıra ilerlemeye başlıyor ve uçaktan iniyoruz. Hostesler strese girmiş olacak ki Goodbye felan demiyorlar. İniyoruz uçaktan, hava alanına giriyoruz. Burada bagaj kartı + pasaport kontrolü yapan birimler var. Baya da bir sıra. Sıra bana geliyor. Adama bagaj kartımı, pasaportumu ve öğrenci izin kağıdımı veriyorum.

“Ne için geldin? Ne kadar sürecek? Nerede? Hangi bölüm? 4 ayda Bilgisayar okuyabilecek misin? Bir yıl değil yani?”

“Evet, bir dönem. Öğrenci iznini nerede işleteceğim?”

“4 ay için öğrenci iznine gerek yok”...

Bagajımdaki gıdaları söylüyorum, not alıyor. Gidip valizlerimi alıyorum. Çok beklemiyorum almak için. Büyük valizimin sapı kırılmış, tekeri yamulmuş. Bir araba bulup küçük valizi üzerine koyuyorum. Bu sırada polis geliyor, sırt çantamı yere koydurtuyor, köpek kokluyor, bir şey bulamıyor. Çok şeker bir şey. Süs köpeği gibi. Göçmenlik ofisine gidiyorum. 10 kişilik sıra var. Çok yavaş ilerliyor sıra. Sırayı beklerken aileme telefon ediyorum, indim diye. Telefon kartı burada da geçiyor. Yaklaşık 40 daika bekledikten sonra sıra bana geliyor. Pasaport ve öğrenci iznimi veriyorum. “Hmm, Turkey...” diyor. Pasaportu iyice inceliyor, sahte mi diye. Yüzüme bakıyor, fotoğrafla karşılaştırıyor. Sonra bagaj kartımı istiyor. “Görevli kişi bir şey söylemedi mi?” diyor, “4 ay için izne gerek yok dedi ama kampüste çalışmak istiyorum ben” diyorum. Çıktı alıyor, form dolduruyor. Birtakım sorular soruyor. Tutuklandın mı, yüz kızartıcı suç işledin mi vs. Hayır tabii ki. “Nerede kalacaksın? Adresin nedir?” Sonra çok hızlı olduğu için anlayamadığım bir şey soruyor, “Sorry?” diyorum, tekrar söylüyor ama yine anlamıyor ve “No” diyorum. Hiç sevmiyorum bu huyumu. Sorusu arkadaşla ilgili bir şeylerdi sanırsam. Formun bazı parçalarını koparıp kendine ayırıyor, benim parçamı da vize sayfama zımbalayıp pasaportumu ve diğer belgelerimi geri veriyor. 27 Temmuza kadar iznim var. Ülke dışına çıkarsam izin gidiyor. Eğer uzatmak istersem 1-2 ay önceden haber vermem gerekiyor. Belgeleri alıp bagaj çıkış kapısına yöneliyorum. “Buradan mı çıkıyoruz?” diyorum görevliye, bagaj kartını gösteriyor.”Tamam” deyip veriyorum kartı ve benim için açılan kapıdan dışarıya çıkıyorum. Bu kadar kolay mı? İyiymiş. Haritadan tuvaleti buluyorum. Pisuvarda statik elektrik çarpıyor. Uçak beklerken de çarpmıştı İstanbulda. Buranın tuvaletleri çok tuhaf. Bol su duruyor klozette. Göl gibi. Sonra hava alanı shuttle servisi diye bir stand görüyorum. Şehirdeki otellere götürüyorlarmış yarım saatte bir. Bir adam ne kadara kadar bakıyorsun otel diyor. “$60a kadar” demem üzerine bir kahkaha atıyor, “o paraya fare yuvası bulursun”. “Kaç paradan başlıyor peki?” dediğimde piyasanın $100+ olduğunu öğreniyorum. Elimdeki otel listesinden Albert House Inn denen bir yeri gözüme kıstırıyorum. Bilgi masasına gidip onlara danışıyorum. Adam öğrenci olduğum için hostelleri tavsiye ediyor ama güvenlik istediğimi belirtince Albert House Inn olabilir diyor. Telefon edip ücretini öğreniyorum. $123 gibi bir şey diyor. Artık ne yapayım, hepsi yaklaşık bu kadar olduğu için gitmeye karar veriyorum. $14a servis bileti alıyor ve sarınarak servise doğru yol alıyorum. Hemen kapıda. Beklediğim kadar soğuk değil. -13*C sanırsam lineer. Ya da rüzgar yok. Psikolojik olarak eksponansiyel gitmesini (daha soğuk olmasını) bekliyor insan. Yine de nefes alırken ciğerlerimi kesiyor soğuk hava. Hasta olduğumuzda ciğerlerimiz gıdıklanır gibi olur ya, öyle. Aceleden termal içlik giymediğim için pantolon yetersiz kalıyor. Bacaklarım üşüyor biraz. Dışarıda bir transporter var. Gidip eşyalarımı ve biletimi veriyor ve içeriye biniyorum. Sıcacık. Sürücü zenci bir genç...


Share: FacebookGoogle+Email


Receive notification on my new posts

* required
Languages*   
* Different contents, not direct translation. You may choose both if you wish.
comments powered by Disqus