Bu yazı biraz duygusal, biraz çocuksu olacak. Evde civciv beslemek isteyenlere bir önizleme/rehber, bana da hatıra olsun diye yazdım. Umarım hoş ve faydalı bir yazı olmuştur. Yazıya girmeden, uyarımı baştan yapayım: civcivleri sakın ola yıkamaya, üstüne bir de saç kurutma makinesiyle kurutmaya kalkmayın. Hasta olur, ölürler. Ben nette yaptığım bir önaraştırma sayesinde bu hataya düşmedim, hatta yanlışlıkla ıslandıkları zaman peçeteyle hemen kuruladım hayvanları.
Tatlı Misafirler
Bir gün içeriden gelen civ…civ… sesleriyle irkildim. İçeri kuş mu girdi acaba? Baktım ki ailem gelmiş, sesler onlardan geliyor. Kardeşime 2 adet civciv almışlar. Sarı mı sarı, tatlı mı tatlı 2 civciv. Avcumuza sığacak kadar küçüktüler, belli ki birkaç günlük. İlk başta kızdım, neden aldınız diye. Her ne kadar daha önce civcivim olmasa da küçüklüğümden biliyorum ki bu tür hayvanlar ya ölecek, ya kaçacak ya da bir şekilde onlardan ayrılmak gerekecek. Hem ev onların doğal ortamı olmayacak. Ama almışlardı bir kere, hem kardeşimin de hevesini alması gerekiyordu.
Yuva
Aylardan mayıs idi, havalar 30 dereceye yakın seyrediyordu. Hava kararmak üzereydi. Onlara yuva olacak bir kutu bulduk, yanlarından hava almaları için delikler açtık, balkona koyduk. Kutunun içine biraz ıslatılmış bulgur, bir de nutella kapağının içine doldurduğumuz suyu yerleştirdik. En sonunda civcivler yuvalarına kavuşmuşlardı. Üstlerine bir de çarşaftan bir örtü örttük mü tamamdır. Sürekli ötüyorlardı. İlk başlarda tedirgin olsam da zamanla bunun normal olduğunu anladım.
Gündüz olduğunda onları evde dolaştırdık. Çok güzel oynuyorlardı. Birisi çok hareketliydi, diğeri çok uslu. Kutuya koyduğumuzda yaramaz olan sürekli çıkmaya çalışıyordu. Uslu olan da zaman geçtikçe ondan öğrenip atlama denemelerine başlamıştı bile. Etrafı biraz batırıyorlardı belki ama halılar nasıl olsa yıkanacaktı. Varsın biraz özgürlüğü yaşasın hayvancağızlar. Biz peşlerinden koşar temizlerdik. Biz nereye gidersek peşimizden koşuyorlardı. Elimizden bulgur yemeleri bir harikaydı, gıdıklıyordu. Yem bulamayınca yeri eşelemeye başlıyordu içgüdüsel olarak. Halbuki ona böyle yapmasını kimse öğretmemişti. Su içerken birkaç damla alıp kafalarını havaya kaldırarak içiyorlardı. İlk zamanlar pek içmeseler de zamanla alışmışlardı.
Normalde civcivleri avcunuza almayın derler ama avcumuza alıp diğer elimizle üstünü kapatıp başının arkasını ve gaga altını okşayınca çok hoşlarına gidiyordu. Gözleri kapanıyor, başları düşüyordu. Uyku haline geçiyor, uykuda çıkardıkları inlemeye benzer sesi çıkarıyorlardı. Hem onlar mutlu oluyordu, hem de bunu yapana mutluluk veriyordu. Onları balkonda serbest bıraktığımız zaman ise mutlaka başlarında duruyorduk. Çünkü kargalar ailecek toplanıp civciv avına çıkabiliyordu, nitekim bizim balkona da 2-3 kere uğramışlardı ve onları savmıştık.
Hastalık
3-4 gün sonra havalar aniden soğudu. Bir baktım ki civcivler titriyor. İçeriye aldım, bir kavanoz içerisine sıcak su koydum, mayıştılar. Ertesi gün civcivlerden bir tanesi hastaydı. Gözleri morarmış ve kapanmıştı, yem yemiyordu, su içmiyordu, zayıflamıştı, sesi çıkmıyordu, hareket edemiyordu, ayakları üzerinde bile duramıyordu. Kutusuna iki kavanoz sıcak su koyup civcivin ikisi arasına yaslanmasını sağladık. Gidici diyorlardı onun hakkında. Ertesi gün biraz uğraştım, zorla su içirmeye, yem yedirmeye çalıştım, oynadım biraz. Canlandı baya. Atlayıp zıplamaya başlamıştı bile.
Öbür gün hasta civciv yere yığılmış. Diğeri de onun üstüne basıp kutudan çıkmaya çalışıyormuş. Ölüm haberinin verilmesinin ardından gereği yapıldı. Internet’te herkes diyordu ki civciv tek başına yapamaz, depresyona girer yalnızlıktan. O yüzden sağ kalan ile oynamaya çalıştım elimden geldiğince. Kutusuna ayna koydum hatta, arkadaş sansın diye. Baya bir didişti kendi görüntüsüyle. Yine de tek başına kalamaz, bir yere vermemiz gerekiyor diyordu herkes. Ancak bir ayrılığın hemen üstüne ikincisi zor olacaktı.
Büyütmeye devam
Evet, ayrılamadık. Baktık ki civcivde olumsuz bir tepki yok, büyütmeye devam ettik. Sanırım haşarı olan ayakta kalmış. İsim takmak aklımıza gelmedi ama civciv, bilik, bikbik, kafasını teleskop gibi uzattığı için “teleskop” isimleriyle sesleniyorduk ona
Mutfakta gezinmeyi çok seviyordu, özellikle de baskülün üzerine çıkmayı. Bizi yanında gördüğü zaman keyfine diyecek yoktu. Mutlu olduğu zamanlar farklı sesler çıkarıyordu. Temizliğine düşkündü, her yemek yiyişinden sonra ağzını halılara ve bezlere siliyordu
Ayakaltında dolaşmakta üstüne yoktu. Sık sık ezilme tehlikesi geçiriyordu, bunu fark edince “cırrrk” diye bağırıyor, bizi de korkutuyordu. Biz yemek yerken terliklerimize takmıştı kafayı, didikleyip duruyordu. Siyah çorabı karga sanıyor, ona atlayarak saldırıyordu. Yeni tüyleri çıkmaya başlamıştı. Bembeyaz, pamuk gibi. Tamamı çıkana kadar kırmızı derisi görünüyordu. İbiği de çıkmaya başlamıştı. Muhtemelen horoz olacaktı. Pazardan alınan civciv horoz çıkacaktı elbet. Yumurtlayan tavuk adayını verecek değiller. Zaman zaman kardeşim onu aşağıya indiriyor, toprakta eşelenmesini sağlıyordu. Orada karıncaları bulup hüpletiyor, kelebeklere saldırıyor, toprakla hasret gideriyordu. Evde saksıya toprak koyarak benzer bir ortamı oluşturmaya çalıştık. Yemleri toprağa karıştırıp kendi emeğiyle bulup yediğinde çok daha mutlu oluyordu. Ancak bu eşinme sırasında etrafı toprak içinde bıraktığı için bir süre sonra bundan vazgeçtik. Bir ara kapı köşelerini didiklediğini görüp böcek avladığını düşünsek de her köşeden bir şey bulamıyordu. Bilmiyorum, ne yapıyordu acaba.
Horozluğa Geçiş ve Veda
Büyüdükçe bulgur onu kesmemeye başladı. Yoğurt,salatalık ve -açıp açıp verdiğim-ayçekirdeğine bayılıyordu. Ufalanmış ekmek içi, peynir, kiraz, üzüm, dut, karpuz çekirdeği, kelebek de yiyordu. Hatta İstanbul’u kelebeklerin bastığı günlerde bir kelebeğin ölü halde yerde yattığını gördüm ve teleskopa ikram ettim. Çatır çutur yedi. Ama ne versek hepsinden de sıkılıyor, çeşit arıyordu. Şımarık bir horozdu bizimki anlayacağınız. Bir de sabırsızca elimdeki yemeklere atlayışı yok muydu? Atlayıp kapıyordu bazen. Bir kere hatta yanlışlıkla üzerine yoğurt dökmüştüm bu sebeple. Zor kurumuştu. Artık onu yakalayamıyorduk. O yüzden aşağıya inemiyordu artık. Balkonda serbest bırakabiliyorduk, kargalar artık zarar veremez diye. Ama bu sefer de uçmaya başlamıştı. Atlaya zıplaya yarım metrelik engelleri aşabilir hale gelmişti. Çöp kovasının üzerine çıkarak balkon kapısının camına atladığı ve geriye düştüğü -evet, canı çok acımıştı- gün balkondan aşağıya atlayacak diye korkmaya başladık. Büyüdükçe pisletme miktarı da arttığı için artık ev içinde dolaşamıyordu. Balkonda kurduğumuz özel kümeste tıkılı kalmıştı hayvancağız. Baya da kokuyordu. Son gün oradan oraya atlayarak balkon camından içeriye girmeye bile çalışmıştı. Artık böyle devam edemezdi. Yaklaşık 2 ay olmuştu ailemize katılalı. Ona alışmış, bağlanmıştık. “Bık bık bık” diye ötmeye başlamıştı. Horoz oluyordu artık. Köpek inlemesi gibi sesler çıkardığı da oluyordu, ses değişimi sebebiyle. Bir sabah dahi onun sesiyle uyanamadan mı verecektik onu? Hayır, onun iyiliği için böyle olmalıydı. Akşam uykusu için kutusuna koyduk, üzerini kapattık. Bir saate kalmadan ansızın, vedalaşamadan yakınlarda bahçesi olan birisine teslim ettik. Ailemizden bir birey eksilmiş gibi oldu. Artık evimiz daha sessiz, daha sıkıcı olacaktı. Her güzel şeyin sonu olduğu gibi bunun da sonu vardı ve gelmişti. Merak ediyorum, acaba yeni sahipleri de ona bizim baktığımız gibi bakacak mı, hiç sanmıyorum. Merak ediyorum acaba bizi arayacak mı? Kim bilir…