Uzun bir aradan sonra gelişmelerden bahsedeyim sizlere… Kadir Has’taki kısmetse son dönemimi sürdürmekteyim. Almam gereken ders sayısını tamamladım, sadece tezim kaldı geriye.
Yüksek lisans tezimi oluşturacak olan projemiz Robinviz‘i, Oxford Bioinformatics dergisine göndermiştik. Önce birtakım değişiklikler, iyileştirmeler istediler. Bir hayli uğraşarak, makaleyi 2 sayfadan destek metinleriyle birlikte 30 sayfaya çıkardık ve tekrar gönderdik. Bu sefer kabul edildi. Proje, önceki konferans makalemizden bu yana bir hayli değişim gösterdi Son istatistiklere göre kütüphaneler hariç 14.000 satıra yakın Python kodu yazmışım. Python’la yaptığım işler arayüz, veri indirme, parçalama, tümleştirme, analizi, görselleştirmesi tarzı işler. Proje arkadaşım Melih’in ise kütüphanelerle birlikte 27000 satır kadar C/C++ kodu var. Bu kodlarla da bilimsel hesabın çoğu hallediliyor. İleride eklemeler yapacak olsak da büyük ölçüde sona yaklaştık gibi. Şimdi ise biyoinformatikle alakalı yeni fikirler peşinden koşmaktayız. Bir süre daha araştırmaca yaptıktan sonra tezime girişmeyi düşünüyorum.
Araştırmaya ek olarak tez hocamın bu dönem açtığı Hesaplamalı Biyolojiye Giriş dersinde öğrencilere 4 hafta birer saat olmak üzere Python anlattım. Biyoinformatik alanında Python’un yaygınca kullanılması ve algoritmaların kolayca kodlanabilmesi sebebiyle hocamız dil olarak Python’u seçti. Bir de benim Python’a olan merakım ve işlerimi Python’la hızlıca halledebiliyor olmam etkili oldu tabi. Dersi anlattıkça ödevler de verdim. 1. ödev rahat olsa da 2. ödevde biraz abartarak Python’dan nefret ettirdim gibi. Neymiş, “zaman kısıtlı, ödevi sağlam vereyim de deneye araştıra öğrensinler” diyerekten pata küte ödeve yüklenmek yanlışmış. Bunu da 3. ödevle telafi etmeye çalıştım. Dönemin geri kalanında da yazılı ödev ve proje okuma beni bekliyor sanırım.
Bir de gayriresmi olarak Engineering Optimization & Algorithms adında yüksek lisans endüstri mühendisliği dersi aldım. Güzel gidiyor. İtalyan hocadan İngilizce dilinde farklı bir bölüm olan Endüstri dersini dinlemek oldukça ilginç bir deneyim. Eğlenceli bir ders. Bir yandan da Ebru kursum devam ediyor, artık lale ve karanfil yapar hale geldik. Çok becerikli olmasam da soyut-sever ruhum sayesinde özgün şeyler çıkıyor ortaya. Her ne kadar hocam farklı şeyler denememe kızsa da.
Unutmadan not edeyim, birkaç ay önce Amazon Kindle kitap okuyucu aldım. Genel olarak hoş bir cihaz. Şarjı 1 aya yakın gidiyor. Ancak PDF dosyalarını okumak için çok kullanışlı değil gibi. En azından dikey okuyamıyorsunuz yatay okumanız lazım. Çift kolonlu makale okumak ise bir hayli zorlaşıyor. Ama roman gibi düz metin okuyorsanız kullanışlı bir cihaz. Bir eksisi kendi sayfa sistemi var, nerde olduğunuzu anlayamıyor ve kaybolabiliyorsunuz. Onu da gerçek sayfa bilgisini ekleyerek çözmeye çalıştılar. Ama yine de gerçek kitapta olduğu gibi hissel olarak “şunu şuralarda bir yerlerde okumuştum” diyerek doğrudan istediğiniz bir sayfaya gitmek mümkün değil ve bu kısıtlanmışlık etkisi uyandırıyor bende. Getting Things Done adlı kitabı satın alıp okumaya başladım ancak yarısına yaklaştıktan sonra tıkandım. İngilizce olması ve anlatılan kültürün bizimkinden farklı olması sebebiyle anlamak için yavaş ilerleyince kaybolmuşluk izlenimi verdi. Yoksa kitap gayet güzel.
Makale
Bugün makale çalışmamızı bir dergiye yolladık. 1.5 aya yakın süredir işlerim baya yoğunlaşmıştı, siteme yazamaz olmuştum. Bu süreçte Robinviz sistemimiz baya bir genişledi. 1.0 beta sürümünü yayınladık. Yayın yapana kadar kurulum sihirbazı oluşturma, bağımlılıklar vs. birçok durumla ilgilenmek durumunda kaldım. Birçok şey öğrendim. Visual Studio’da derleme ve kurulum yapmayla bile uğraştım. Dikkatimi çeken şey Linux, Windows XP ve Vista’da Python farklı çalışabiliyor. Hepsine uyumlu bir şeyler yazmak gerekli. Qt kütüphanesinin sürümleri de bir hayli şeyi değiştirebiliyor. 4.7 sürümünde yazılan bir şey 4.6 sürümünde çalışmayabiliyor. Şimdi birtakım hata düzeltmeleri, video biçiminde kullanım kılavuzu hazırlamak gibi işler var. Umarım gönderimiz kabul alır.
Proje Sunumu
İş çalışmalarına ek olarak bu ay fakültemize projemizi sundum. 5-6 hocamız ve bir o kadar da yüksek lisans öğrencileri vardı. Hem biyolojik, hem de algoritmik bilgi vermek durumundaydım ancak 1 yıllık çalışmayı 1 saatte anlatmak zordu tabi. Her yüksek lisans seminerinde olduğu gibi çok iyi anladıklarını söyleyemesem de bir izlenim edinmiş oldular. Bir dahaki sunumlarda bazı kavramları anlatmak için video kullanmaya karar verdim. Özellikle Gene Expression ve Biclustering kavramlarını durağan resimler üzerinden anlatmak çok iyi olmadı. Lisans tez sunumumdan sonra yaptığım ikinci ingilizce sunum olmuş oldu. Neyse ki dil aşırı zorlamadı.
Python Sunumu
Veri Madenciliği yüksek lisans dersinin hocası sınıfına Python anlatmamı rica etti. Ben de bir cumartesi günü durmaksızın 2.5 saatte Python anlattım. Nasıl bu kadar kaptırabildim bilmiyorum. Zamanın geçtiğini fark edemedim. Neyse ki bu sunumum daha iyi anlaşıldı.
Okul
Ders olarak İstemci ve sunucu taraflı programlama dilleri dersine devam etmekteyim. Güzel gitmekte. Bildiğim şeyler de olsa tekrar etmiş hatırlamış oluyorum. Dersin ürünü olarak “kendinizi ne kadar seviyorsunuz?” anketim burada. Asistanlık işleri bu dönem pek yoktu. Algoritma ödevleri var elimde ancak proje yoğunluğu, “makale ha bitti ha bitecek” derken kaynadı. Bugünlerde ona başlayacağım. Biraz ağır bir ödev gibi umarım çok zorlamaz.
Çift Monitör
Bugün bir de Samsung E220NW monitör alıp dizüstümün yanına koydum. Masaüstünü de ikisine yaydım mı oldukça geniş bir çalışma alanına kavuşmuş oldum. Pencereler arasında git gel yapmaktan kurtuldum denilebilir. Özellikle sanal makina çalıştırırken sanal pencereyi bir ekrana koyup diğer işlerimi diğer ekranda yapabiliyorum. Bir videomu çalarken bilgisayarın kilitlenmesi üzerine “acaba ekran kartı aynı anda iki erkana çıkış yapmakta zorlanıyor mu?” sorusunu aklıma getirdi. Bilemiyorum, bundan mıydı.
Monitörün standı ise biraz zayıf gibi geldi. Bacağın altını standa vidayla sabitlesem de üstünü monitöre sadece taktım. Vidalama gibi bir imkan yoktu. O yüzden masa sallandıkça monitör de sallanıyor sağa sola. Hem de bir hayli. Bir de çok parlak, bembeyaz geldi bana. Dizüstümün renkleri daha soluk.
Ebru Çalışmalarım
Ebru kursum devam ediyor, güzel ürünler ortaya çıkmaya başladı. Battal, öbek, serpme, neftli, gelgit, şal, tarak, çok renkli ebrulara giriştik şu ana kadar. Keşke evde de bir tekne açabilsem de çalışabilsem diyorum ancak malzemelerin buzdolabında saklanması gerekiyor ve yer kaplıyorlar. Battal yaparken bir de etrafa çok boya sıçrıyor, uygun ortam gerekli. Şimdilik kursta yaparak idare ediyorum.
![]() |
| Ebrularım |
Dört aydır kişisel yazılar yazmamışım pek. Bu süreçte çok ilginç şeyler olduğu söylenemez. Dönem biter bitmez azıcık gez toz olayları, bir hayli iş, ardından ufak bir iç anadolu tatili, Erciyes dağına çıkma, geri dönme, tekrar işe yumulma şeklinde geçti. Her ne kadar tatilde de kod yazıp GPRS üzerinden kodlarımı göndermiş olsam da tatil tatildir.
Ağustos ayında bir konferansa Phd Poster makalesi hazırladık apar topar, kabul oldu, hatta benden konferans ücreti almamaya karar verdiler ancak konsolosluklar sağolsun gidemedim. Konferans Almanya’da olacaktı, hemen belgeleri hazırladım ve telefon ettim birkaç soru sormak için. O da ne? En erken 4 hafta sonrasına vize randevusu verebiliyorlar, o da konferans gününe denk geliyor. Yani gidişim için yetişmiyor. “Konferansta bildiri sunacağım” desem de erken bir tarih vermediler. Ben de madem öyle bir interrail bileti alır, diğer ülkeleri de biraz gezerim diyerek randevusuz olan Slovenya’ya başvurdum ancak “çoğunluk zamanımın Almanya’da geçecek olması” sebebiyle “onları kullandığımı” düşündüler ve başvurumu reddettiler. 16 günün 4′ü için Slovenya’da rezervasyon yaptırmıştım ancak gezinin geri kalanını tren saatlerine göre belirleyecektim. Her gün için rezervasyonumun olması gerekiyormuş ve bu günlerin çoğunluğunun vize için başvurduğun ülkede olması gerekiyormuş. Onca seyahat planı yapmıştım hepsi boşa gitti. Seyahat sigortam da keza… Pegasus Havayolları’nın sitesinden Chartis Sigorta vasıtasıyla Internet üzerinden anında sigorta poliçesi hazırlayabiliyorsunuz, çıktısını da kabul ediyorlar. 31 gün için €18=35TL aldılar. Diğer sigorta şirketleri 1-2 gün bekletiyormuş ve daha pahalılarmış diye duymuştum.
Bu sefer Almanya konsolosluğuna e-posta attım “böyle böyle yetişemiyorum erken bir tarihte randevu veremez misiniz” diye. 8 gün sonra bayramın 1. günü cevap geldi: “maalesef veremeyiz”. Ben de sizin olsun Almanya’nız dedim, tabi içimden. Neymiş Poster makalesi göndermek, sonucu geç belli olduğu için tehlikeliymiş. Bunu da öğrenmiş olduk. Sonra Robinviz’imize yoğunlaştım. Sistem baya bir genişledi. Bir dergiye makale olarak göndermek istiyoruz ancak bir türlü bitmek bilmiyor işler. Biyoloji bilgisi konusunda hala sıkıntılar var.
Başka neler var bakalım… İSMEK’in Ebru kursuna yazıldım, ekim ayında başlıyor. Birazcık soyut işlerle uğraşıp hayal gücümü geliştirmek istiyorum. Düşünüyorum da, herhalde DNA şekilleri felan çizerim ben
.Bir de uygun bir DSLR fotoğraf makinesi bulabilirsem fotoğrafçılığa atılmak istiyorum. Elimdeki makineyle bir yere kadar…
Yaz bitti, haftaya okul yeniden açılıyor, almam gereken 1 ders, 1 tez kaldı. Şu anda açılacak -almadığım- bilgisayar dersi görünmüyor. Belki biyoinformatik bölümünden alırım ya da hiç almam. Ayrıca muhtemelen Discrete Mathematics sınav kağıtları da beni bekliyor olacak. Dönem başında bir de Linux semineri+Python eğitimi verme niyetim var. Uzun zamandır seminer vermemiştim, özledim.
Slovenya Vizesi Hakkında
Slovenya vizeleri Ankara’daki büyükelçiliğe ek olarak İstanbul Metrocity A blok’taki Macaristan/Slovenya/Norveç ortak konsolosluğundan alınabilmekte. Buraya Metrocity’nin içinden değil, otopark girişinden ulaşırsanız daha iyi olur. Konsolosluk yanlış bilmiyorsam 9′da mesaiye başlarken Metrocity 9.30′da açılıyor. Dolayısıyla ben Metrocity’nin açılmasını bekleyip 9.40′ta konsolosluğa ulaştığımda sırada 7 kişi vardı. Onlar muhtemelen otopark tarafından girmişlerdi. 7 kişiyi beklemesi ~ 1 saat sürdü. Sıraya girmek için standdaki görevliye adınızı söylemeniz gerekiyor. Oturmak için de 15-20 koltuk var. Sıra size gelince görevli belgelerinizi kontrol ediyor, fotoğrafınızı başvuru formuna yapıştırıyor ve sizi içeriye alıyor. Sonrası vize görüşmesi… Bana Slovenya vizeleri saat 2′de başlıyor dediler ama 10.30 gibi görüşme gerçekleşti. Hepsine de aynı kişi bakıyor.
Proje fikirlerine devam… Tekrar söylemekte fayda var, üzerlerinde detaylıca düşünülmedi, aralarında yapılabilirliği düşük olanlar var. Ufuk açması için yine de yazıyorum.
- Twitter ve Facebook’ta sizi arkadaş listesinden çıkaranları bulmaya yarayan bir uygulama. Bu işi yapan web siteleri var ancak onlarla kişisel bilgilerinizi paylaşmanız gerekiyor. Bunu yerel olarak yapabilseydik, arkadaş bilgilerimizi/parolamızı başkalarıyla paylaşmasaydık harika olurdu.
- Sokaklarda kiralık/satılık ev ararken GPS destekli telefonumuzdan en yakındaki kiralık/satılık daireleri gösteren bir uygulama olsaydı fena olmazdı. Her ne kadar günümüzde önce internetten arama yapıyorsak da internete ilanı verilmeyen birçok daire oluyor.
- Vasiyetimizi bir web sitesine yazabilseydik, zaman geçtikçe değiştirebilseydik ve öldükten sonra bu vasiyet gerekli kişilere ulaştırılsaydı hiç fena olmazdı. Öbür türlü durmadan vasiyet yazmakla kim uğraşacak? Hem ya biz ölmeden birisi okursa?
- Internet’ten “Keşke böyle bir şey olsa” ifadelerini (insanlığın ihtiyaçlarını/problemlerini) bir havuzda toplayan bir sürüngen (crawler) olsaydı, bu problemlere çözüm üretebilecek insanlar da bu havuzdan faydalansaydı ne güzel olurdu. Aklıma ilk anda gelen Twitter’da #iwish tarzı etiketleri takip etmek oldu, benzer girişimlerde bulunanlar olmuş ama güzel bir sistem göremedim henüz. Böyle bir sisteme “bunu senin için şu ücret karşılığında yapabilirim” seçeneği olsa freelancer sitelerine benzeyen ancak çok amaçlı bir sisteme dönüşebilirdi. Şu anda genelde friendfeed/twitter üzerinden insanlar isteklerini paylaşıyor, beyin fırtınası yapıyorlar. Buradaki bir sorun ise “keşke daha genç olsaydım” gibi çözülemeyecek sorunları da insanların paylaşacak olması. Burada akıllı bir dil işleme ile parlak fikirler filtrelenebilir.
- “Nasıl öğretebilirsin?” sitesi. Eğitmenlerin kendi alanlarında “hangi konu en güzel nasıl anlatılınca anlaşılıyor?”u paylaşabilecekleri bir sistem. Bu sayede pedagojik bir tecrübe havuzu oluşurdu. Mesela ben Java ve Data Structures anlatırken yaptığım piyesleri mutlaka koyardım
Yahut faydalı olan malzemeler (belge, şekil, video vs) da konulabilirdi. - Geridönüşüm maksatlı yapılan projelerden bir tanesinde görmüştüm, cam şişeleri geridönüşüm kutusuna attığınızda kutunun üzerinde bulunan atari oyunundan oynama hakkı kazanıyordunuz. Keşke hem cam şişeler hem de plastik şişeler için böyle bir şey olsa. Ancak atılan plastik şişeye karşılık maddi bir şey verilmesi zor, çünkü şişenin maliyeti zaten çok düşük. O yüzden böyle soyut hediyelerle teşvik sağlanabilir.
- Hayvanlardan bazıları (yılan, sinek vs) çok iyi saklanma yeteneğine sahip olabiliyor. Öyle ki sesini duyuyorsunuz ancak nerede olduğunu göremiyorsunuz. Keşke hayvanın ses frekansını bilen öyle bir cihaz olsaydı ki sesin nereden geldiğini bize pusula gibi gösterebilseydi.Burada aynı frekansta başka seslerin gürültü yapma durumu da var, yapılabilirliği nedir bilemiyorum.
- Bir şehre gideceğim mesela. Bu şehirde ne yapabileceğimi yazan birçok site var. Ancak saatli bir gezi planı sunan bir site göremedim. Öyle bir site olacak ki şu saatte şuradan çıkacaksın şurayı gezeceksin sonra şu otobüse binip şuraya gideceksin şu kadar para ödeyip şu müzeyi göreceksin vs. İsteyenler kendi gezi planlarını paylaşabilecekler. Böylelikle hangi sırayla gezmeliyim derdinden bir nebze kurtulunmuş olacak.
15.07.2010
Eriyes’e Çıkış
Öğlen 12 gibi Kayseri’den yola çıkıyoruz. Çevreyolu üzerinden merkeze ulaşıp Erciyes yoluna sapıyoruz. Aslında doğrudan merkeze gitseydik daha kısa olurmuş ama araçları trafiğe sokmamak için tabelayı çevreyolunu göstertmişler. Yokuş bir yol, 1.1 motorlu araba bazı zamanlar zorlansa da çok da zorlu bir yol değil. Yukarı çıktıkça doğa güzelleşiyor, bahçeli evler görünmeye başlıyor. Bir zaman sonra dağa tırmandığımızı fark ediyoruz. Karlı Erciyes zirvesi çoğunlukla görüş alanımızda. 25 kmlik yolun ardından kullanılmayan birçok teleferik merkezi ve yol kenarında bir pazar yeri görüyoruz. Ballar, peynirler, tatlılar, gözleme, kebap, hediyelik eşyalar…Duruyor, su içiyoruz. Birkaç fotoğraf çekiliyoruz. Çalışan teleferikler 100 m ötedeymiş.
Teleferik
Teleferik merkezine gittiğimizde sürekli çalışan teleferikleri görüyor, heyecanlanıyorum. Çünkü ilk defa teleferik görmekteyim. Yanımızda getirdiğimiz ek giysileri de yanımıza alıp gişeden giriş ücretini ödeyeceğiz. Oldukça ücretler oldukça pahalı. İki etap var. Birinci etaba çıkılıyor, ardından isteyenler ikinci etaba (daha da yükseğe) devam edebiliyor. Daha yükseğe çıkacakların mont/battaniye alması gerekiyor. Kişi/etap başı 13 TL. 3 çocuk, 3 yetişkiniz, 4 kişi parası alıyorlar. Yine de pahalı. Sadece ilk etaba çıkacağız. Aslında ben ikincisine de çıkmak isterdim ama milleti bekletmemek lazım.
Havalanıyoruz
Birkaç nokta var, o noktalar üzerinde ayakta duruyoruz, 3-4 kişilik bir teleferik koltuğu geliyor ve arkamızdan itiyor, oturuyoruz. Birkaç saniyenin ardından havalanmaya başlıyoruz bile. Üstümüzdeki güvenlik kilidini kapatıyoruz, çünkü her tarafımız açık. 10m’ye kadar yükseliyoruz sanırım. Hava çok soğuyor, felaket bir rüzgar var. Hava 5-10 derece en fazla. Üzerime ek giysileri giymeyi unutmuşum, giymeye çalışıyorum ama az daha elimden uçacaklar. Zar zor 3 kat giyiniyorum da üşümemi azaltıyorum. Yeni binenler oldukça teleferik duraklıyor ve havada asılı kalıyoruz. Endişe etmeyin, arıza felan yok ![]()
Erciyes’in karlı zirvesine doğru ilerliyoruz ancak gideceğimiz yer öyle çok da yüksek değil. Yaklaştıkça fark ediyoruz ki önümüzdeki bir tepe, biz yükseldikçe karlı zirve manzarasını kapatıyor. Aşağıdan daha güzel bir manzara vardı yani. İkinci etap ise o tepenin üzerine kadar çıkardığı için güzel manzaralı olmalı (evet, arkadaşımın çektiği fotoğrafta gördüm, manzaranın önü açılıyormuş). Şu durumda tavsiyem eğer teleferiğe binecekseniz ikinci etaba da katılın. İlk etabın sonuna vardığımızda gezecek, görecek kuru topraktan başka bir şey olmadığını gördüğümüz için koltuktan inmeye bile çalışmadan geri dönüyoruz (zaten o kilidin nasıl açıldığını çözmeye çalışana kadar inmeyi ıskalayabilirsiniz, aman dikkat!). Yerlerde fareler cirit atıyor. Kimileri cipimsi arabayla, kimileri yürüyerek çıkmış yukarıya. İnerken bu sefer göl ve tepe manzarası var. Tepelerden birisinin tepesi dümdüz. Acaba volkanik etkinlik sonrası tepesi komple fırladı da uçtu mu diyor insan. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Fotoğraf makinemin yeni taktığım şarj edilebilir pili “bitiyorum” sinyali veriyor. Sanırım ömrü dolmuş. Ben de LCD ekranı kapatarak vizörden bakmak suretiyle yüze yakın fotoğraf çekebiliyorum buna rağmen! Teleferik üzerinde fotoğrafınızın çekilmesini istiyorsanız ve iki koltuğa dağılmışsanız arkadaki koltukta olmak avantajlı. Sebebi inişe geçildiğinde arkadaki koltuğun karlı zirve manzarası görmesi. Yani hem yüzünüz, hem de manzara görülebiliyor. Ön koltukta olursanız çıkış sırasında arkaya bakmanız gerekli ki manzarayla beraber yüzünüz çıksın
İşin kötü tarafı koltukların arkalarında bir et firmasının sucuk, salam, pastırma gibi reklamları mevcut! Akıllılar firma ismini büyük yazmayı unutmuşlar, sadece sucuk, pastırma isimleri görünüyor, hangi firma olduğu belli değil! İnişe geçiyoruz, kilidi bir şekilde açıyor ve yere iner inmez atlıyoruz.
Develi Cıvıklısı
Bir hayli üşümüşüm. Keşke hırka gibi bir şey olsaydı üzerimde. Aşağısı sıcak geliyor, ısınıyorum. 1 liraya çalışan dürbünler var. Karlı zirveye bakıyor, yakından inceliyorum. Çok hoş. Erciyes’in bir maketini görüyor, inceliyoruz. Bir sürü teleferik var, ancak çoğu şu anda devredışı. Yolun 20km devamında Develi ilçesi, ardından 30 km gidilirse Yahyalı ilçesi, 50 km daha gidilirse Kapızlı şelalesi varmış. Bir hayli yüksek bir şelaleymiş. Ancak yolu kötü diye söylemler alınca, yol da uzun olunca sadece Develi’ye gitmeye karar verdik. Develi’ye birkaç km kala “Gereme Harabeleri 7 km >>” tabelası görüyoruz ancak pil sıkıntımız olduğu için dönüşte oraya gitmeye karar veriyoruz. Develi merkeze girip bir marketten pil alıyor, Develi’nin meşhur “Develi Cıvıklısı”nı en iyi kimin yaptığını soruyoruz. “Lezzet Pide Salonu” diyorlar. Şehir merkezindeki saz çalan Seyrani heykelinin 2 üst sokağında. Giriyor ve “Cıvıklı” denen kuşbaşı etli pide yiyoruz. Oldukça lezzetli. Çocuklar kıymalı istiyorlar ama kuşbaşının yerini tutmaz (tadına baktık, oradan biliyoruz).
Yemeğin ardından çarşıyı turluyoruz. Çok ilginç bir camileri var. Katedral görünümlü, ihtişamlı bir yapı. Fark ediyorum ki öyle çok küçük bir yer değil. Bir turun ardından dönüşe geçiyoruz. Bir yerliye “burada gezilecek neresi var?” diye soruyoruz ancak bir parktan başka bir şey söyleyemiyor. Gereme harabelerine gitmeye karar veriyoruz. Evlerin bahçelerinde bol ürün vermiş kaysı ağaçları var. Şehiriçinde tarihi evler de mevcut. Rum evleri olduğunu tahmin ediyoruz.
Gereme Harabeleri (sakın gitmeyin!)
Develi’den çıktıktan brkaç km sonra Gereme harabeleri tabelasından yan yola dönüyoruz. Bir de bakıyoruz ki bir park var, herkes piknik yapıyor. Harabelere nereden gidileceğine dair herhangi bir tabela yok. Birilerine soruyoruz, bilmiyorlar. Sağ yoldan gidiyoruz. Yol çok kötü, taş çakıl çukur… Herkes dönelim demeye başlıyor. Babamı zor ikna ediyoruz ve dönüşe geçiyoruz. Çeşmede su içip başkalarına soruyoruz, yanlış yoldan gitmişiz, soldan gidecekmişiz. Yol 4-5 km boyunca bazen bozuk, ama genelde idare eder. Koyun sürüleri görüyoruz. Yüzlerce koyun-kuzu yayılmış, yolu kapatmışlar. Korna çala çala, el kol sallaya sallaya dağıtıyor, yola devam ediyoruz. Çobana bir korna çalınca çoban da el sallıyor
. Yol sorduğumuz kişilerin yan yoldan önümüze geçtiklerini görüyoruz. Bir kenara çekiyor, manzara için gelmiş. Diyor buradan devam edeceksiniz ama geri dönüş yok. Geri çıkamazsınız, ileriden Develi’ye giden başka bir yol var. Oradan gitmeniz gerekli. Telefonunu istiyoruz, vermiyor, ben de gelirim peşinizden diyor. Muhtemelen salladı. Devam ediyoruz, taştan çok dik yokuşlar iniyoruz. Evet, geri dönmek imkansız. Gittikçe kaybolduğumuz hissine kapılıyoruz. Çünkü 7 km geçmesine rağmen ortalıkta harabeye dair hiçbir şey yok. Sadece arı kovanları, tarladaki kabaklar, otlar… Tilki bile görüyoruz. Bizi görünce kaçmaya başlıyor. Fotoğrafını çekmeye çalışıyorum, kuyruğu çıkıyor sadece. Yolun bazı yerlerinde arabayı boşaltıyor, yürüyerek iniyoruz araba kaymasın diye. Bir zaman sonra söylenmeye başlıyoruz. Al işte macera diye. Cep telefonuma bakıyorum, çekiyor mu diye. İlginç bir şekilde çekiyor hem de 3-4 diş. Bir düzlükteyiz, etrafımız tepelerle çevrili. Dolayısıyla mevcut 1-2 yolun da nereye gittiğini çıkaramıyoruz. Ben diyorum ki 2-3 km yukarıda tepede karavan evimsi şeyler var, orada insan vardır belki soralım. Yok diyorlar, hislere güvenerek yola devam ediyoruz. İnsanlar görsek de sormak için durduramıyorum arabayı, langır lungur tarlalar arasındaki toprak yoldan gidiyoruz. Ayaklarımızın altından toz girdiğini fark ediyorum. İçerisi toz doluyor. Halbuki havayı iç dolaşıma almıştım. Camları açıyorum ki toz çıksın. Her tarafımız toz oluyor. Harabe olduğunu tahmin ettiğimiz taşlara ulaşıyoruz. Bizans hamamı olabilir diyorlar. Birkaç taş parçası üstüste kalmış, ne idüğü belirsiz. Gitmeye kesinlikle değmez. Fotoğrafını çekip devam ediyoruz. Sonunda ana yola çıkıyor yol. Kabus dolu, 7km’yi 1 saatte aldığımız yol nihayet bitiyor. Babam espri olsun diye, “eee şimdi nereye gidiyoruz? Şelaleye?” diyor. Diyorum “evet, iyi olur, şelale arabayı bir güzel yıkasa hiç fena olmaz!”. Erciyes’e dönüyoruz. Su içtiğimiz yerde mola veriyor, tatlı yiyor, su içiyoruz. Peynirleri yağsız olduğu için almıyoruz. Saat 5 olmuş, ikindi vakti güneş Erciyes’in tepesine yerleşmiş. Bu sebeple fotoğrafını çekmek pek mümkün değil. Aklınızda olsun “Erciyes’e ne zaman gitmeli” diyorsanız, cevap: “ikindiden önce, mümkünse öğlen”.
Tekrar yola çıkıyor, Kayseri’ye dönüyoruz. Kayseri kanatlarımızın altında. Çok büyük bir şehir. Çıktığımız yollardan gerisin geri dönüyoruz. Bir Erciyes gezisi de burada biter…
