Hayat
24th Tem 2010 | Posted in: Hayat 0

Bugün aklıma takılan bir konuda konuşmak istiyorum. Bazı durumlarda bir sonraki adımı atmakla atmamak arasında kaldığım olmuştur. Eğer bir sonraki adımı attığımda ortada gözle görülür, fazladan bir fayda yoksa, hatta zararı olacaksa o adımı atmamak daha mantıklıdır ancak çoğu sefer yine de bu adımı atarız. (Aklıma ekonomi dersinde gördüğümüz marjinal karın 0 olduğu noktada cironun en fazla olduğu kuralı geldi.)

Mesela çok sevdiğim bir yemekten bir porsiyon yedikten sonra ikinci bir porsiyonu istemek gibi. Düşünelim, ilk porsiyonu yerken zaten o çok sevdiğim lezzeti tatmış durumdayım. İkinci porsiyonu yiyince daha fazla lezzet almayacağım, lezzet aynı lezzet. Aksine sağlığım için tehlike arz etmekte. O halde ikinci porsiyonu yemenin anlamı nedir?

Yahut tatilde olduğumuzu düşünelim. 1 hafta tatil yapmış, kafa dinlemişizdir, yahut akrabalarımızı görmüşüzdür. Eğer her yeni tatil gününde fayda sağlayan bir olay olmuyorsa 1 hafta daha kalmanın anlamı nedir? Zaten amacımızı gerçekleştirmişizdir. Ha, ikinci haftada farklı insanları görme, yeni şeyler öğrenme, yeni yerler gezme gibi şeyler varsa; yahut her yüzdüğünüz gün daha fazla kilo veriyor, kas yapıyorsanız bu durumlar müstesna.

Konuyla doğrudan alakalı olmasa da manidar bulduğum diğer bir örnek ise dizilerin final bölümlerinin çok önemli olmasıdır. Finalden bir önceki bölüm kaçsa da çok üzülmez insanlar ama final bölümü kaçarsa içlerinde ukte kalır. Şimdi düşünelim, finali izledikten sonra o dizi hayatından çıkmayacak mı? Artık onu aklından çıkarmayacak mısın? O halde sonu nasıl bitti diye merak edip içindeki o merak dürtüsünü tatmin etme ihtiyacı niye? Her halükarda bitip gidecek bu dizi hayatından.

Televizyon’da bir program izlediniz diyelim. O bitince başka bir program başlayacak, o bitince başkası, … Eğer hoşunuza gidiyor diye hepsini izleyecek olursanız gün bittiğinde hiçbir şey yapmamış olduğunuzu görürsünüz. Bilgi verici programlar müstesna. TV’nin böyle bir bağımlılık etkisi olduğu için ortaokuldan beri televizyon izlemiyorum. Sadece gözüme kestirdiğim 1-2 programı denk geldikçe izliyorum, kaçırsam da önemsemiyorum.

Dışarıda, insan arasında olduğunuzu düşünün. Bir taraftan bir ses (bağırma, ağlama, korna, vs) geldiğinde tüm insanlar sesin kaynağına döner ve uzun süre merakla bakar, olayı anlamaya çalışırlar. Sonra da “cık cık cık cık” diye sesler çıkarırlar. Cık cık deyince ne değişti? Yahut oraya bakınca ne değişti? Benzer durumlarda hiç istifimi bozmam. Gereksiz gelir. İstisnai olarak bakarak tecrübe edeceğim bir tehlike durumu vardır. Tehlikenin boyutunu da zaten merakla bakan insanların tepkilerinden anlar, önemli bir durumsa ben de bakarım.

Sanırım benim gibi duygusal bir insan için fazlaca rasyonel ve fundamentalist bir analiz oldu bu. ÖSS sonrası lise arkadaşımla Altınoluk civarlarında geziyordum. Minibüsteydik, bana “şuradaki uçurtmaya baksana!” dedi. Oraya bakabilmem için ise bir hayli zorlanıp dönmem gerekiyordu. “Amaan ne var uçurtma varsa” gibisinden bir şey söyledim. Kızdı, “nasıl ne var, insan bir bakar!” diye. Kızmasının sebebi onun olaya sanatsal açıdan yaklaşmış olmasıydı. Uçurtma onun için estetik bir değer ifade etmekteydi ve uçurtmaya bakarak bir haz elde etmekteydi. Benim düşüncem ise uçurtmaya bakmakla bakmamak arasında bir fark olmadığıydı, aksine bakmak beni zahmete sokacaktı. Öte yandan benim de sanatsal yönüm olmasına rağmen estetik anlayışım biraz daha farklıydı. Belki uçurtma büyük bir emeğin sonunda üretilmişti ve türünün tek örneğiydi, bir sanat eseriydi ama rengarenk, kendisinden çok sayıda bulunan güzel mi güzel bir çiçek yahut çok sayıda benzer ağacın bir araya toplantığı bir orman manzarası bana daha estetik geliyordu (ÖSS’nin insanı otlaştırmasının dönemsel etkisi de olabilir bu.) Sanırım şu durumda “ne kazanacağım ki yapayım?” filtresini aşabilecek şey estetik ve haz duygusu görünüyor. Haz deyince yukarıdaki yemek örneği tekrar aklıma geliyor. Eğer ikinci porsiyonu yiyecek olursam ne kazanacağım? O hazzı almaya devam edeceğim, hayatımın daha fazla kısmını haz ile geçireceğim.

Haydaaa, bu son söylediğim çok da sevmediğim bir söz. Daha fazla zamanımı -bana zarar vermesine rağmen- bir haz için harcamak çok da mantıklı gelmiyor. Buna sanırım bağımlılık deniyor. Her şeyin aşırısının, bağımlılığının zarar olduğu gibi bu da zarar. Hayatta haz verebilecek, zararı olmayan, hatta faydası olan o kadar çok şey varken gidip tek bir şeye bağımlı olmak ne diye? Şu durumda matematiksel bir dille konuşacak olursam her güzel şeyin türevini almak, sonra da faydalı olan dx kadarını yemek en güzeli gibi :) Diyenler olabilir ki, bir hazza doymaktır asıl olan. İnsanın açgözlü ve doymak bilmeyen bir varlık olduğunu düşünecek olursak o doyma sınırını bulmak bir hayli zor sanırım.

Konu üzerinde düşüncesi olan varsa lütfen paylaşsın, farklı bakış açılarını merak ediyorum.

3rd Tem 2010 | Posted in: Hayat 0

Bu yazı biraz duygusal, biraz çocuksu olacak. Evde civciv beslemek isteyenlere bir önizleme/rehber, bana da hatıra olsun diye yazdım. Umarım hoş ve faydalı bir yazı olmuştur. Yazıya girmeden, uyarımı baştan yapayım: civcivleri sakın ola yıkamaya, üstüne bir de saç kurutma makinesiyle kurutmaya kalkmayın. Hasta olur, ölürler. Ben nette yaptığım bir önaraştırma sayesinde bu hataya düşmedim, hatta yanlışlıkla ıslandıkları zaman peçeteyle hemen kuruladım hayvanları.

Tatlı Misafirler

Bir gün içeriden gelen civ…civ… sesleriyle irkildim. İçeri kuş mu girdi acaba? Baktım ki ailem gelmiş, sesler onlardan geliyor. Kardeşime 2 adet civciv almışlar. Sarı mı sarı, tatlı mı tatlı 2 civciv. Avcumuza sığacak kadar küçüktüler, belli ki birkaç günlük. İlk başta kızdım, neden aldınız diye. Her ne kadar daha önce civcivim olmasa da küçüklüğümden biliyorum ki bu tür hayvanlar ya ölecek, ya kaçacak ya da bir şekilde onlardan ayrılmak gerekecek. Hem ev onların doğal ortamı olmayacak. Ama almışlardı bir kere, hem kardeşimin de hevesini alması gerekiyordu.

Yuva

Aylardan mayıs idi, havalar 30 dereceye yakın seyrediyordu. Hava kararmak üzereydi. Onlara yuva olacak bir kutu bulduk, yanlarından hava almaları için delikler açtık, balkona koyduk. Kutunun içine biraz ıslatılmış bulgur, bir de nutella kapağının içine doldurduğumuz suyu yerleştirdik. En sonunda civcivler yuvalarına kavuşmuşlardı. Üstlerine bir de çarşaftan bir örtü örttük mü tamamdır. Sürekli ötüyorlardı. İlk başlarda tedirgin olsam da zamanla bunun normal olduğunu anladım.

Gündüz olduğunda onları evde dolaştırdık. Çok güzel oynuyorlardı. Birisi çok hareketliydi, diğeri çok uslu. Kutuya koyduğumuzda yaramaz olan sürekli çıkmaya çalışıyordu. Uslu olan da zaman geçtikçe ondan öğrenip atlama denemelerine başlamıştı bile. Etrafı biraz batırıyorlardı belki ama halılar nasıl olsa yıkanacaktı. Varsın biraz özgürlüğü yaşasın hayvancağızlar. Biz peşlerinden koşar temizlerdik. Biz nereye gidersek peşimizden koşuyorlardı. Elimizden bulgur yemeleri bir harikaydı, gıdıklıyordu. Yem bulamayınca yeri eşelemeye başlıyordu içgüdüsel olarak. Halbuki ona böyle yapmasını kimse öğretmemişti. Su içerken birkaç damla alıp kafalarını havaya kaldırarak içiyorlardı. İlk zamanlar pek içmeseler de zamanla alışmışlardı.

Normalde civcivleri avcunuza almayın derler ama avcumuza alıp diğer elimizle üstünü kapatıp başının arkasını ve gaga altını okşayınca çok hoşlarına gidiyordu. Gözleri kapanıyor, başları düşüyordu. Uyku haline geçiyor, uykuda çıkardıkları inlemeye benzer sesi çıkarıyorlardı. Hem onlar mutlu oluyordu, hem de bunu yapana mutluluk veriyordu. Onları balkonda serbest bıraktığımız zaman ise mutlaka başlarında duruyorduk. Çünkü kargalar ailecek toplanıp civciv avına çıkabiliyordu, nitekim bizim balkona da 2-3 kere uğramışlardı ve onları savmıştık.

Hastalık

3-4 gün sonra havalar aniden soğudu. Bir baktım ki civcivler titriyor. İçeriye aldım, bir kavanoz içerisine sıcak su koydum, mayıştılar. Ertesi gün civcivlerden bir tanesi hastaydı. Gözleri morarmış ve kapanmıştı, yem yemiyordu, su içmiyordu, zayıflamıştı, sesi çıkmıyordu, hareket edemiyordu, ayakları üzerinde bile duramıyordu. Kutusuna iki kavanoz sıcak su koyup civcivin ikisi arasına yaslanmasını sağladık. Gidici diyorlardı onun hakkında. Ertesi gün biraz uğraştım, zorla su içirmeye, yem yedirmeye çalıştım, oynadım biraz. Canlandı baya. Atlayıp zıplamaya başlamıştı bile.

Öbür gün hasta civciv yere yığılmış. Diğeri de onun üstüne basıp kutudan çıkmaya çalışıyormuş. Ölüm haberinin verilmesinin ardından gereği yapıldı. Internet’te herkes diyordu ki civciv tek başına yapamaz, depresyona girer yalnızlıktan. O yüzden sağ kalan ile oynamaya çalıştım elimden geldiğince. Kutusuna ayna koydum hatta, arkadaş sansın diye. Baya bir didişti kendi görüntüsüyle. Yine de tek başına kalamaz, bir yere vermemiz gerekiyor diyordu herkes. Ancak bir ayrılığın hemen üstüne ikincisi zor olacaktı.

Büyütmeye devam

Evet, ayrılamadık. Baktık ki civcivde olumsuz bir tepki yok, büyütmeye devam ettik. Sanırım haşarı olan ayakta kalmış. İsim takmak aklımıza gelmedi ama civciv, bilik, bikbik, kafasını teleskop gibi uzattığı için “teleskop” isimleriyle sesleniyorduk ona :) Mutfakta gezinmeyi çok seviyordu, özellikle de baskülün üzerine çıkmayı. Bizi yanında gördüğü zaman keyfine diyecek yoktu. Mutlu olduğu zamanlar farklı sesler çıkarıyordu. Temizliğine düşkündü, her yemek yiyişinden sonra ağzını halılara ve bezlere siliyordu :) Ayakaltında dolaşmakta üstüne yoktu. Sık sık ezilme tehlikesi geçiriyordu, bunu fark edince “cırrrk” diye bağırıyor, bizi de korkutuyordu. Biz yemek yerken terliklerimize takmıştı kafayı, didikleyip duruyordu. Siyah çorabı karga sanıyor, ona atlayarak saldırıyordu. Yeni tüyleri çıkmaya başlamıştı. Bembeyaz, pamuk gibi. Tamamı çıkana kadar kırmızı derisi görünüyordu. İbiği de çıkmaya başlamıştı. Muhtemelen horoz olacaktı. Pazardan alınan civciv horoz çıkacaktı elbet. Yumurtlayan tavuk adayını verecek değiller. Zaman zaman kardeşim onu aşağıya indiriyor, toprakta eşelenmesini sağlıyordu. Orada karıncaları bulup hüpletiyor, kelebeklere saldırıyor, toprakla hasret gideriyordu. Evde saksıya toprak koyarak benzer bir ortamı oluşturmaya çalıştık. Yemleri toprağa karıştırıp kendi emeğiyle bulup yediğinde çok daha mutlu oluyordu. Ancak bu eşinme sırasında etrafı toprak içinde bıraktığı için bir süre sonra bundan vazgeçtik. Bir ara kapı köşelerini didiklediğini görüp böcek avladığını düşünsek de her köşeden bir şey bulamıyordu. Bilmiyorum, ne yapıyordu acaba.

Horozluğa Geçiş ve Veda

Büyüdükçe bulgur onu kesmemeye başladı. Yoğurt,salatalık ve -açıp açıp verdiğim-ayçekirdeğine bayılıyordu. Ufalanmış ekmek içi, peynir, kiraz, üzüm, dut, karpuz çekirdeği, kelebek de yiyordu. Hatta İstanbul’u kelebeklerin bastığı günlerde bir kelebeğin ölü halde yerde yattığını gördüm ve teleskopa ikram ettim. Çatır çutur yedi. Ama ne versek hepsinden de sıkılıyor, çeşit arıyordu. Şımarık bir horozdu bizimki anlayacağınız. Bir de sabırsızca elimdeki yemeklere atlayışı yok muydu? Atlayıp kapıyordu bazen. Bir kere hatta yanlışlıkla üzerine yoğurt dökmüştüm bu sebeple. Zor kurumuştu. Artık onu yakalayamıyorduk. O yüzden aşağıya inemiyordu artık. Balkonda serbest bırakabiliyorduk, kargalar artık zarar veremez diye. Ama bu sefer de uçmaya başlamıştı. Atlaya zıplaya yarım metrelik engelleri aşabilir hale gelmişti. Çöp kovasının üzerine çıkarak balkon kapısının camına atladığı ve geriye düştüğü -evet, canı çok acımıştı- gün balkondan aşağıya atlayacak diye korkmaya başladık. Büyüdükçe pisletme miktarı da arttığı için artık ev içinde dolaşamıyordu. Balkonda kurduğumuz özel kümeste tıkılı kalmıştı hayvancağız. Baya da kokuyordu. Son gün oradan oraya atlayarak balkon camından içeriye girmeye bile çalışmıştı. Artık böyle devam edemezdi. Yaklaşık 2 ay olmuştu ailemize katılalı. Ona alışmış, bağlanmıştık. “Bık bık bık” diye ötmeye başlamıştı. Horoz oluyordu artık. Köpek inlemesi gibi sesler çıkardığı da oluyordu, ses değişimi sebebiyle. Bir sabah dahi onun sesiyle uyanamadan mı verecektik onu? Hayır, onun iyiliği için böyle olmalıydı. Akşam uykusu için kutusuna koyduk, üzerini kapattık. Bir saate kalmadan ansızın, vedalaşamadan yakınlarda bahçesi olan birisine teslim ettik. Ailemizden bir birey eksilmiş gibi oldu.  Artık evimiz daha sessiz, daha sıkıcı olacaktı. Her güzel şeyin sonu olduğu gibi bunun da sonu vardı ve gelmişti. Merak ediyorum, acaba yeni sahipleri de ona bizim baktığımız gibi bakacak mı, hiç sanmıyorum. Merak ediyorum acaba bizi arayacak mı? Kim bilir…

12th Haz 2010 | Posted in: Hayat, Linux 0

Tatile Giriş

Dönemi kapattım ve tatile girdik. Tatile girdiysem de TÜBİTAK projemiz devam ediyor tabii ki. Haftada 1-2 gün toplantılarımız olacak yaz boyu. Şu ara Robinviz’i geliştirme çalışmalarına başladık. Tasarladığım sistemi biraz modüler ve soyut hale getirip genişletilebilir yapmaya çalışıyorum. Böylelikle sistemin işlevselliğini bir hayli arttırma imkanına sahip olacağım. Bir yandan da biyolojik araştırmalar var tabii. Pek bir şey anladığım söylenemez ama anladığım kadarıyla artık. Geçen hafta hocam Computational Cell Biology adlı kitabı okumam için bana verdi. Cümledeki 10 kelimenin 7′si yabancı (latince) olunca kafayı yememek elde değil. Zaten moleküler biyoloji önbilgisi istiyormuş kitap. Sanırım sıfırdan bir biyoloji öğrenmeye başlasam iyi olacak.

Yazılım dersinde yazdığım JIstanbul projesinin basit bir halini sundum. Proje 3 parçadan oluşmakta: Temel, Masaüstü, Cep. Temel modülde verilen bir WML(wap) dosyasını parçalayarak onu hat nesnelerine dönüştürüyorum. Masaüstü modülünde Internet bağlantısı kurarak WML dosyasını indirme, temel modüle bunu parçalatma ve Swing GUI’si ile bunu ekranda tablo olarak gösterme işini yapıyorum. Cep modülünde ise, bir hattın o günkü gidiş/dönüş saatlerini indirip temel modüle parçalatıp cep telefonu ekranında gösterme işini yapıyorum. Şu anda saatleri depolama imkanı yok ancak ileride olacak, zaten programın asıl özelliği bu. Yoksa wap.iett.gov.tr adresine girip de pekala öğrenebilirsiniz. Ekran görüntüleri burada.

Derslerin bitmesiyle bir yandan da hasret giderme / gezme etkinliklerine az da olsa, projeden kalan zamanlarda başlamış bulunmaktayım. Geçen pazar Işık’ta mezunlar günü vardı ancak havanın kötü olması sebebiyle katılım azdı. Arkadaşlarla görüştükten sonra bir süre kampüsteki denizi gören tepeye çıktım. Çok rüzgar esiyordu ama biraz orada, biraz da aşağılarda oturdum. Dalgaların, rüzgarın, yaprak hışırtılarının sesini dinledim, doğanın tadını çıkardım. Öğrenciyken yapamadım ya ona yanıyorum. Ne güzel kampüs varmış ama yoğunluktan kendimize vakit ayıramamışız. Kanada’daki komşum Burak’la da görüştük, bir süre İngilizce konuştuk, sonuç hiç fena değildi. Gayet rahat konuşabiliyorduk. Tabaklarımızı alan garson bize tuhaf tuhaf baktıysa da güzel eğlence oldu :)

Kiraz Diyeti/Detoksu

3 gündür de kiraz detoksu denen uygulamayı yapıyorum. Geçen sene yapmış ve 3 günde 7 kilo vermiştim. Sonunda detoksun faydasını hissetsem de aşırı hızlı kilo vermenin ardından mineral kaybının da etkisiyle bir süre kalp çarpıntısı yapmıştı. Bu sefer bunu bildiğim için vitamin/mineral takviyesi aldım ve 2. ve 3. günün akşamında azar azar normal yemekler de yedim. Sonucunda 3 günde 2 kilo verebildim. Bunda zaten son 3 ayda 6 kilo vermemin, geçen seneki detoksun vücudumdan toksinleri zaten atmış olmasının etkisi vardı. Bir de günde 3 kilo kiraz yemem gerekirken 500 gramı zor yiyor olmam da etkili oldu tabi :) Çok başarılı olduğum söylenemez bu konuda. Tok tutuyor, ne yapayım. Yapacak olanlar bu ani kilo verme / çarpıntı olayına dikkat etsinler. Özellikle kilosu çok olanların yüzde hesabına vurulduğunda daha çok kilo verdiğini düşünecek olursak.

Atheros AR928X kablosuz bağlantı kopma sorunu

Birkaç aydır kablosuz bağlantım ara ara (1-2 saatte bir 5 dakikalığına) kopup geri geliyor. İlk başlarda sorun modemden sansam da kendi dizüstü bilgisayarımda olduğunu fark ettim. Sorunun kaynağı Linux kernel 2.6.30′dan 2.6.31′e geçerken yapılan bir değişiklikmiş. Dolayısıyla sorunu çözmek isteyenlerin 2.6.30 yahut 2.6.32 sürümünü kullanmaları tavsiye ediliyor. Pardus depomuzda henüz 2.6.32 olmadığı için beklemekten başka çare yok sanırım. Sorunu nasıl tespit ettim derseniz, dmesg komutunu verip sürekli aşağıdaki mesajların loglandığını fark ettim:

[ 3938.916039] wlan0: no probe response from AP xx:xx:xx:xx:xx:xx – disassociating
[ 3956.347711] wlan0: authenticate with AP xx:xx:xx:xx:xx:xx
[ 3956.362374] wlan0: authenticated

(xx:xx:xx:xx:xx:xx yerinde bir MAC adresi olacak, güvenlik paranoyam sebebiyle modemimin MAC adresini deşifre etmek istemedim :D )

Kimileri güç koruma seçeneğini kapatın demiş ama bende işe yaramadı:

sudo iwconfig wlan0 power off

Dosya indirirken yahut skype görüşmesi yaparken küt diye kesilen bir bağlantı hiç de hoş değil.

Güncelleme: GRUB dosyasına girip mevcut 2.6.31 çekirdeği için yazılmış satırların kopyasını alıp 2.6.31 yerine 2.6.30_rc8-120 yazdım ve sistemimi 2.6.30 çekirdeğiyle çalıştırdım. Sorun kalmadı. Amma velakin bu çekirdek varken bir USB disk takarsanız X (oturum) zaman zaman çöküyor. 2.6.30_rc8-120 çekirdeğinin olup olmadığını ls /boot komutunun çıktılarına bakarak anlayabilirsiniz.

22nd Nis 2010 | Posted in: Hayat 0
İlk Ağacım

İlk Ağacım

Hep isterdim ki bir dikili ağacım olsun. Ancak şehirde yaşamanın büyük etkisiyle bu imkanı hiç bulamadım. Neden mi? Hayatımın ilk yarısını şehir merkezinde geçirdiğim için, etrafta toprak bile görmek pek mümkün değildi. Sonraki yarısında ise sitemizin duvar kenarlarında dikime müsaade edecek topraklar vardı ancak bu sefer de binaların temellerine zarar verir mi endişesi ortaya çıktı. Uzakta, bir başkasının arsasına da dikemeyeceğime göre… Ağaç dikim kampanyaları aradım ancak pek fazla olmadığını gördüm. Diyebilirsiniz ki TEMA’ya bağış yap, onlar dikiyor zaten. Hayır, kendi ellerimle dikmek istedim.

Sonra, hepsiburada’dan sipariş verirken 4-5 TL’ye Fideland ağaç fideleri sattıklarını gördüm. Bu fideler 20-30 cm uzunluğundaydı. Pekala saksıya dikilebilir bir uzunluk. Ben de Pineus Pinea ( Fıstık çamı ) fidesi siparişi verdim. Yanında da Çin Ladini tohumları hediye ettiler. Bugün siparişim elime ulaştı ve fidemi bir saksıya diktim. İlk bakımını saksıda yapması daha kolay olacak. Biraz büyüdükçe onu “mecburen” dikecek bir yer bulmam gerekecek. Bu da -bir aksilik olmazsa- amacıma eninde sonunda ulaşabilmeme imkan tanıyacak. Güncelleme: 1 km ötede bir park vardı ya, neden aklıma gelmedi ki?!

Evde boş saksı ve toprak mevcuttu. Bu yüzden dikim işlemi bir miktar toprağın üzerine fideyi koyup, saksıyı tamamen toprakla doldurup sıkılaştırıp sulamaktan ibaret oldu. Tüm hazırlıklar 15 dakikayı geçmedi. Darısı herkesin başına :)

Öte yandan, saksı içerisinde çilek fidesi de sipariş verdim, bekliyorum. 40 günde bir ürün veriyormuş. Daha bu yaştan bahçeyle uğraşma arzuları başladı, emekli olmaya da çok var ya, hayırdır…

18th Oca 2010 | Posted in: Hayat 2

Biraz önce televizyonda ünlü grafolog Zeynep Bornovalı bir programa konuk oldu. Ailem şans eseri programa rastlamış ve ilgilenebileceğimi söyleyerek bana haber vermişler. Gidip baktığımda Zeynep Hanım’ın canlı yayında el yazısını okuyarak karakter ve sağlık tahlili yaptığını gördüm. Internet’ten de el yazılarını kabul ediyorlardı. Hemen Üniversite 1. sınıf Discrete Mathematics defterimden bir sayfayı taratıp bir rumuz ile (isimsiz olarak) gönderdim. Şanslıymışım ki ilk gönderenlerden birisi oldum ve sıra bana geldi. Ancak kareli kağıt olması ve İngilizce yazmış olmam sebebiyle az daha es geçiliyordu. Ama okundu. Şimdi gelelim sonuçlara (özetle):

Başarılı, akıllı, dikkatli, çalışkan, arkadaşlığa önem veren, enerjik birisi. Eğer Akademisyen olursa çok başarılı olur, veya bilemiyorum belki de bu yolda ilerliyordur, devam etmesini tavsiye ediyorum. Öyle satış / ticaret / üst düzey yöneticilik gibi işlerde çok daha iyi paralar kazansa bile mutlu olamaz. Bilimsel işlerle uğraşmak onu çok daha mutlu eder. Dikkatliden kastım da muhasebeci dikkati değil (sanırım detaycılığı kastediyor). İnsanlarla çok iyi geçinir ancak ilişkileri geliştirme uğruna çok bir şey yapmaz. Politika gibi işlere şimdi değil ancak kendisini aranan kişi konumuna getirdikten sonra girişmelidir. Tarafsızdır. Sevimli bir karaktere sahiptir.

Ben bu notları alırken baya bir etkilendim: “Nasıl olur ya? Nasıl bilebilir bu kadarını da?” Burada bahsettiği her şey doğru diyebilirim. Belki bir gün özel test yaptırır daha iyi bir analiz elde ederim ancak şu haliyle “Ben ancak Akademisyen olarak, insanlığa faydalı şeyler üreterek mutlu olabilirim” düşüncemi bir hayli gaza getirdi.

Tüm bu dediklerini doğrulamak amacıyla tekrar bir e-posta gönderdim ve dediklerinin doğru olduğunu belirttim. Ancak sağlık analizi yapmadığını söyledim. Dediklerimden o kadar mest oldu ki sağlık analizini unuttu :( Neyse, bir başka teste. Zaten çok daha güncel bir yazı kullanmak faydalı olacaktır. Aslında gönderdiğim yazının bilimsel ders notu olmasından dolayı akademisyenlik tahminini yaptığını da düşünmedim değil :)